Ona çıkıyor

Gece gece aklıma yıllar önce yaptığım bir öküzluk geldi halen de utanıyorum.

2020.10.21 21:52 genzo_wakabayashi94 Gece gece aklıma yıllar önce yaptığım bir öküzluk geldi halen de utanıyorum.

Üniversite bittikten sonra ben memlekete dönmüştüm fakat sevgilim halen o okuduğumuz şehirde kalmaya devam etmişti. Ben de arada bir hafta sonları yanına giderim ve en az 2 gece kalırdım. Yine böyle bir seferde, kendisi bana bir sürpriz yapmak istemiş ve içeri gidip rahat bir şeyler giyeceğini söylemişti. Geldiğinde altında bir jartiyer vardı fakat o dönem o kadar kilo almıştı ki bana hiç seksi gelmedi ve ona açık açık balıkcilrin ağına takılmış bir balinaya benzediğini soylemistim. Kız gözyaşlarına bogulmustu ne kadar özür dilersem de boş... Eskisi gibi de olamadık yıllar suren ilişki bir süre sonra bitmişti. Ve bu ona yaptığım tek öküzluk değildi çok fazla kalbini kırıp üzmüştüm. Bazen talihsiz bir şey yasasam aklıma o gelir ve ahını aldım beden çıkıyor yavaş yavaş derim. Ve özellikle bu olay sık sık geceleri aklıma geliyor ne yapacağımı bilemiyorum
submitted by genzo_wakabayashi94 to KGBTR [link] [comments]


2020.10.13 16:16 Maximumtix Reddit'in beynime etkisi

Bu nası rüya amınakoyim: Ben bi yere gitmeye çalışırken bi kürt kendini patlatıyor. Az bakıyorum neyse aq diyip yoluma devam ediyorum kendini patlatanın küçük kardeşini buluyorum sonra ona abin kendini patlattı seni ona götürücem diyorum geri dönüş yolunda arabayla babam çıkıyor(aklıma beni gideceğim yere götürebileceği geliyor) ama bana burada duramam şimdi ceza keserler diyor. Yürümeye devam ediyorum. Çocuğu abisinin yanına götürüyorum orda mesut komiseri görüyorum. Çocuğa allah rahmet eylesin diyorum. Babam geliyor arabaya biniyoruz mesut komiserle(ana yola çıkacakmış) yolu bulmaya çalışıyoruz mesut komiser rahat bırak adamı bu adam bugüne kadar hep yolu buldu diyor(Alp komiser sürüyor nedense) Yolda bir konuşma dönüyor mesut komiser kürtlere sokayım diyor ben de kürtleri sevmiyor musun? diye soruyorum. O da evet diyor bana farketmez bana herkes aynı diyorum. Sen niye nefret ediyorsun genel görünüş çirkinliği kıllı falan olmaları mı diyorum o da sadece o değil ben onların içini biliyorum onlar her türlü çirkin ve "Plamır"larını alıyorlar diyor. Ve bunların hepsi sultangazi ara sokaklarında geçiyor.
submitted by Maximumtix to kopyamakarna [link] [comments]


2020.10.12 17:42 Pantusbtw hamal bir adamdan tavsiyeler

bir cuma gecesi
belki de cumartesi bilemiyorum
deniz kıyısında bir bankta oturuyorum
hafiften bir titreme sis perdesi arasından bir mehtap
deniz kıpır kıpır yakamoz
en son o zaman mutlu hissettiğimi hatırlıyorum
onunla tanıştım o gece
kafasında fötr bir şapka üzerinde paltosu selamlaşarak girdi hayatıma
tanıyor gibiydi
elleri kolları dolu bir adam
azıcık ay ışığında elindeki kitap canlanıyor
rahmetli sanki tekrar hayat buluyordu
farkında değildi adam mırıldanıyordu
ilk defa bu kadar tutkun olduğumu hatırlıyorum aya yakamoza
okumaya devam ettikçe adam ona yöneliyorum iştahım kabarıyor
kalbim ritmini kaçırıp sinemden taşacak sanki
senin için geldim dediğini anımsıyorum bu korkunç lezzeti paylaşacak birileri lazım bana
ama dışarıdaki insanlar bunu anlayamaz
pek fazla vaktim yok göçüp gideceğim
geldiğim yerde beni beklerler
al bu kalemi
hayır alacaksın seçenek sunmuyorum sana
önce okuyacaksın
okuduklarını yutacaksın
ve kusacaksın
ne zaman yediklerini çıkarmaz hale gelirsen kendini bulacaksın
yükümü sana devrediyorum
affet beni yüküm ağırdı alınacak yol çok
adamın yüzünü görmek istediğimden eminim
kafamı çeviriyorum ışıklı tarafa
kimse yok
girdiği gibi çıkıyor hayatımdan
elimde kalem
yanımda kitap
önümde koskocaman deniz uzanıyor
adam limanımdaki gemileri ateşliyor ben deniz olup tutuşamadığımla kalıyorum anlamlandıramıyorum
havada bir zerre olmayı dileyecek kadar ağır bir yük yüklüyor bana zorlanıyorum
insan insana bunu yapar mı diyorum insan insana bunu yapar mı
o günden
o geceden sonra
her gördüğüm menekşenin kokusuz olduğuna inanmak istemiyorum
insanların bu kadar kalpsiz olabileceğine inanmak istemiyorum
yazmanın kudretini göremeyişime yanıyorum
ayın güzelliğini izlemeye vakit ayıracak kadar hayatı sevemeyişime iç çekiyorum belki de
belki de o geceden o günden beri ölü birinden sorumlu devam ediyorum hayatıma
bir parçası içimde yaşıyor hala kusamadığım
hiç bir şeyden emin olamıyorum o gece ile ilgili
insanoğlu aptaldır kolay unutur
kendi penceresindeki çıtalarla sınırlıdır hayat
ama unutamadığım reddemeyeceğim tek bir şey var
ne zaman suya baksam
ne zaman yeni bir menekşe koklasam ümitle
ayaklarımı uzatsam sırtımı dayayıp
güneşleri batırsam
kudretli hissetsem
sizin gibi hissetsem
ne zaman aynaya baksam saçlarım için
içimde bir ürperti
tüylerim yer yer dikenli
o adam orada
geçmişiyle geleceğiyle
orada bir yerlerde gizli kabullenemediğim
yeryüzü hamallığına dayanamadı
yükünü de geçmişine yükleyip kaçıp gitti
girdiği gibi çıktı hayatımdan ama
bulduğu gibi bırakmadı
submitted by Pantusbtw to turkishpoem [link] [comments]


2020.10.10 19:45 BATU_CETIN Başlık bulamadım

Bak dün bi palamut yemişim böyle yağlı yağlı bir kilo misssss gibi palamut yedim. Kediye yaklaşsam "bu kaaa balık olur mu sikerim gdonuzu da çiftliğimiz" de der. Sonra yemek falan bitti babam tatlı bi şeyler arıyo annem ve kardeşim masayı topluyo ben orda oturdum bi baktım dışarıya karanlık. Sonra ben de tabağını aldım palamutun piştiği yağlı kağıdın üstüne balık artıklarını bıraktım. Tabağı bulaşık makinesine koydum. Sonra yine manyak manyak dolaşmaya başladım evde. Cebimdeki cüzdandan ritim uyduruyorum ona göre de yürüyorum. Ağzımdan da saçma sesler çıkıyor. Sonra bi sızı geldi. 2 gündür falan da adam gibi yemek yememişim. Ohhh dedim sonunda lan sıçabilicem. Sonra tuakete gidiyorum ama ne heyecan. Pantolonumun düğmesini çıkarttım hızlı bir hamle ile yavaş yavaş dükkanı açıyorum ayaklarım bekliyemiyor ve acele ile donumu da pantolonumu da aşağı indiriyorum. Oturdum klozote. Mükemmel sıçıyorum kıvam mükemmel, ses mükemmel. Klozet bile sıcak nerdeyse o kadar iyi. Bitirdim sıçmamı. Düşünüyorum. Ne güzel sıçtım keşke hep böyle sıçsam diye kendimle konuşuyorum. Öyle derken yallah dedim tualetten isteksiz bir şekilde çıktım. Neden bunu buraya yazdım bilmiyorum. İyi sıçışlar.
submitted by BATU_CETIN to KGBTR [link] [comments]


2020.10.05 07:44 sum-poopins "Anarşist Ahlak" Kitap İncelemesi

Pyotr Kropotkin'e ait Anarşist Ahlak kitabı, orijinal olarak La Morale Anarchiste ismiyle 1889'da, Paris merkezli Les Temps Nouveaux'da yayımlanmıştır. Türkçeye ilk kez 1997'de Işık Ergüden tarafından Anarşist Etik ismiyle çevrilmiştir. Elimdeki baskı yine aynı çevirmene aittir fakat 2013 basımıdır. Bu baskıyı Kaos Yayınevi yapmış ve kitabın ismini Anarşist Ahlak'a çevirmiştir.
Kitabı ikinci kez okuduktan sonra hakkında bazı notlar çıkardım. Bu notlara dayanarak anlattıklarının genel bir özetini çıkarmaya, katıldığım ve katılmadığım noktaları sebepleriyle açıklamaya çalışacağım. Kendi görüşümü belirttiğim kısımlar normal yazılmıştır, kitapta denilenleri özetlediğim kısımlar alıntı formatında verilmiştir.

Anarşist Ahlak

Kropotkin'e göre anarşist ahlak özcü bir yapıya sahiptir. İnsan, onu kötülüğe iten kurumlar ve yapılar olmasa aslında iyi bir canlıdır. Yani insan özünde iyi bir canlıdır. Bu durumun kaynağı insanın sahip olduğu ahlak duygusundan kaynaklanmaktadır. Bu ahlak duygusu ulvi bir köken veya metafizik bir kaynaktan gelmemektedir. Basitçe, vicdan duygumuzdan ortaya çıkmaktadır. "Başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davran," sözüyle denilmek istenilen şeydir.
Böyle bir tanım önemli bir gerçeğe değinmektedir ve o, ahlakın kaynağının materyal bir şey olduğudur. Göklerde veya Kant'ın yaptığı gibi bir "ödevde" aranmamalıdır. Ancak işi sadece vicdana indirgemek aşırı basitleştirmedir. Ahlak duygusu sadece korumak için ortaya çıkmamıştır. Aynı zamanda cezalandırıcı bir işlevi de vardır. Her sosyal hayvanda bir cezalandırma mekanizması vardır.
Ahlaka sahip olan tek canlı insan değildir, bütün sosyal hayvanlarda ve hatta bütün hayvanlarda ahlak kavramı bulunmaktadır. Örneğin, kurtlar avlanırken beraber hareket etmekte ve onların avı olan canlılar, birlikte savunma gerçekleştirmektedir.
Kitap bu noktada kendi dedikleriyle çelişiyor. En başta sosyal hayvanlardaki ahlaktan bahsederken, daha sonra neredeyse kitap boyunca bütün hayvanlardan bahsediyor. Bu dediği iki türlü de yanlıştır. Her sosyal hayvanda bir cezalandırma mekanizması mevcuttur ama bunun ahlaka tekabül ettiğini söylemek, hayvanları insanlaştırmak olur. İnsanın sahip olduğu ahlak kavramı bunun bir uzantısıdır ama aynı şey değildir.
İyi ve kötü davranışlar aslında aynı sebepten kaynaklanmaktadır. Kropotkin'e göre bütün canlıları iki güdü yönlendirmektedir: zevk aramak ve acıdan kaçınmak. İyi bir şey yapan kişi de, kötü bir şey yapan kişi de kendilerine zevk veren davranış bu olduğu için bunu gerçekleştirmektedir. Ancak bu iyi ve kötünün aynı şey olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, duygularımızın ve düşüncelerimizin kaynağının hepsi moleküler etkileşimlerden gelmektedir ama bütün duygular ve düşünceler aynıdır diye bir şey iddia edilmez. Veya koku almamızın kökeni kimyasal etkileşimler diye bütün kokular aynıdır denilmez.
Bütün canlıları zevk ve acının yönlendirmesi hariç, dedikleri aşağı yukarı doğrudur. İyi ve kötü davranışların kaynağı en temelde aynı olabilir ama sonuç kesinlikle aynı değildir.
Kropotkin'e göre, zevk arama ve acıdan kaçınma davranışları tek hücreli bir canlıda bile kendini göstermektedir.
Zevk aramayı güncel bir jargona vurursak, tatmin arayışı diyebiliriz. Ancak tek hücreli canlıların bile böyle davrandığını söylemek yanlış olacaktır çünkü bu tarz canlılar, duygulara sahip değildir. Bu, mantarlar, bitkiler, kimi hayvanlar için de geçerlidir. Aynı şey acı için de geçerlidir. Omurgasız hayvanların bile acı hissedip hissetmediği tam olarak bilinmezken, her canlının acı duyduğunu söylemek yanlıştır. Ağaçlar, tek hücreliler, ilkel çok hücreliler, mantarlar gibi canlılarda acı duygusu yoktur. Ancak her canlının yarar arayıp, zarardan kaçındığını söylemek genel olarak doğru olacaktır. Yarar ve zararı bu canlılar daha farklı şekilde algılamaktadırlar fakat amaç olarak yine aynı şeye denk gelmektedir. Sonuçta tatmin duygusu hayvanları bir yarar aramaya iter, acı duygusu onları zarardan uzak tutar. Bunun her zaman bu amaca ulaştığı söylenemez ve insan durumunda, kimi zaman bu iki duygu iç içe geçer.
Peki iyi ve kötü tam olarak nedir? "Topluma yararlı olan iyidir. Topluma zararlı olan kötüdür." Kropotkin bu kavramları birebir bu şekilde açıklıyor.
Böyle bir açıklama aşırı basite indirgeyici ve muğlaktır. Toplumun yararına olacaksa, herhangi bir bireye veya azınlığa her istenilen yapılabilir mi? Yarar tam olarak nedir? Zarar tam olarak nedir? Kropotkin'in tanımı bu soruları cevaplayamıyor. Ancak bu sorunlardan, daha sonra değinilecek bir yolla kurtulmaya çalışıyor.
Kropotkin'e göre, işbirliği canlılık tarihindeki en önemli özelliktir. İşbirliği yapmak, işbirliği yapmamaktan daha üstün bir özelliktir.
Bu işbirliği kavramı üstüne verilen bir örnekte, 29. sayfada karıncalar hakkında çok bariz bir yalan söyleniyor ve üstü güçlü kelimelerle örtülmeye çalışılıyor. Kropotkin, bir karınca kolonisi başka bir türle savaşa girse, eğer karınca kolonisi içinden ona bencil amaçlarla ihanet eden bir birey çıkarsa, hem koloninin hem de düşmanın savaşmaya bırakıp ona saldıracağını söylüyor ve "Bu olay kuşkuya hiç yer bırakmayan deneylerle kanıtlanmıştır," diye ekliyor. Bu bariz bir yalandır ve böyle deneyler yoktur. Kitapta bunun dışında da doğa hakkında çok fazla yanlış örnek var.
Yasa, Din ve Otorite, insanın işbirlikçi iyi doğasını bastıran şeyler olarak görülüyor. Bütün bu baskılar ortadan kaldırılırsa ütopik bir düzene ulaşacağımız düşünülüyor. Bunu becermek için de içimizdeki doğal bir güdü olan işbirliğini dinlemeliyiz.
Bahsi geçen üçlünün insanları bastırdığı kuşku götürmez bir gerçektir. Ancak özcü bir şekilde bunları ortadan kaldırdığımızda ütopik bir düzene ulaşacağımızı düşünmek bir yanılsamadır. İnsan doğal haline bırakıldığında iyi bir canlı değildir. Tam tersine, insanın "iyi" olmasını sağlayan belli koşullar mevcuttur. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrası insanlık tarihindeki en barışçıl dönem olarak geçer. Bunun bir sebebi, iki dünya savaşının bıraktığı yaralar olabilir. Başka bir sebebi, Nazi Almanyası sonrası, bu tarz bir olayın bir daha yaşanmasını önlemek için uluslararası anlaşmaların ve işbirliğinin arttırılması olabilir. Kimi araştırmacılarsa, bunun sebebi olarak, büyük devletler arasındaki ekonomik bağların kuvvetlenmesini öne sürmektedir. Büyük devletlerin birbirleriyle savaşmayı kestikleri fakat hala küçük devletlere saldırdıkları düşünülürse, kısmen de olsa haklılık payı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Yani özcü bir sebepten dolayı insanlık bu göreceli olarak barışçıl döneme girmemiştir.
Bunun daha ötesinde, tarih incelendiğinde şiddetin en çok azaldığı dönemin, devletin ortaya çıkışına tekabül ettiği görülmektedir. Leviathan Devlet denilen bu yapının ortaya çıkışıyla, şiddet oranı oldukça düşmüştür çünkü Leviathan Devlet, şiddeti kendi tekelinde toplamıştır.
İnsanın kendi haline bırakıldığında iyi olmayacağının başka bir kanıtı, yine tarihten gelmektedir. Tarihte daha geriye gidildikçe, insanlar daha da vahşileşmektedir. Irkçılık, cinsiyetçilik, keyfi cinayetler, nefret cinayetleri, akıncılık vb. her türlü kötü olan davranış geçmişte daha şiddetlidir. Hatta ve hatta, bugün barbarlıklarıyla anılan Hammurabi Yasaları, kendi dönemleri için bir gelişme olarak bile görülebilir. Hammurabi Yasaları öncesinde, bölgede böyle sınırlayıcı yasalar yoktu. Örneğin, hırsızlar öldürülmekteydi. Bunun önemli bir sebebi, ortalıkta yasa ve bunu uygulayacak kolluk kuvvetleri olmadığı için, suç işleyen kişinin "aleme ders olsun" diye vahşi bir şekilde katledilmesi gerekmesiydi. Böyle yapılmazsa, suç mağduru olan kişi zayıf olarak görüleceği için, ileride başı diğer suçlularla daha çok derde girerdi. Bu yaklaşımın diğer bir sonucu, yargı diye bir süreç olmadığı için, suç işlenen civarda "şüpheli" görünen kim varsa onun cezalandırılmasıydı. Kropotkin'in öne sürdüğü özünde iyi insan portresinden oldukça uzak bir durum.
Aynı zamanda, insan, şiddet oranı diğer pek çok memeliden yüksek olan bir canlıdır. İnsan türü ortaya çıktığında bile, şiddet oranı ortalama memeliden altı kat yüksektir. Bu oran, büyük insansı-maymunlardan geldiğimiz düşünülürse şaşırtıcı değildir fakat yine de böyle bir durum mevcuttur.
Diğer bir sorun, otorite denilen şeyin ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağıdır. İnsan kendi haline bırakıldığında, otoritenin ortaya çıktığını görüyoruz. Eğer bu yok edilecekse veya minimuma indirgenecekse, bu dikkatli kurulmuş mekanizmalar, tarihsel koşullar ve eğitim sayesinde olacaktır.
Hiç kimsenin bir diğerini bir şeye zorlama hakkı yoktur. Ancak bir işgalci insanlara zulüm ederse kendini korumaları gayet doğaldır.
Burada gene bir sorun ortaya çıkıyor. İşgalci tam olarak nasıl değerlendirilecektir? Bir insan grubunun bir coğrafi bölgeye önceden gitmesi, bu toprakları onların mı yapar? Böyle ilkel bir mülkiyet kavramı niye takip edilsin? Ayrıyetten, zulüme karşı şiddet ve zorlama serbestse, bunun sınırı ne olacak? Böyle bir sınırın kesin olarak çizilmesi ve belirtilmesi gerekiyor. Öbür türlü yozlaşma kaçınılmaz olacaktır. Anarşist düşüncenin temelindeki ikilemlerden birisi budur. "Bir insanın başka birisini bir şeye zorlaması yasaktır. Bu zorlama, zorlayan kişiye karşı olmadığı sürece." Anarşizm, bütün iddialarına rağmen, zorlamanın varlığını kabullenmektedir (zaten öbür türlü, silahı eline alıp baskıyla savaşan anarşistler olmazdı). Sadece, bunu itiraf edememektedir. Bu demek değildir ki, anarşizm, otoriteryen ideolojilerle aynıdır. Yine de, ideolojisinin merkezinde zorlama karşıtlığı olan bir düşüncenin yine zorlamaya başvurması dikkate değerdir. Anarşist idealin bir eksikliğine dikkat çekmektedir.
Bu noktadan sonra, eleştirilerden öte, kitap kendi ideolojik çözümüne odaklanıyor ve eşitlik ilkesini öne sürüyor. Bunun kuru bir eşitlik olmaması gerektiğini belirtiyor. İdeolojinin merkezine yaşam gücü / canlılığı yerleştiriyor. Bu ideolojinin başka bir uzantısı "kitlelerle bir hareket etmek" olarak sunulmaktadır. İnsan böyle davrandığında, yaşamdan aldığı zevkin ve canlılığın maksimuma çıkacağı iddia ediliyor.
"Kitlelerle bir hareket etmek" teoride güzel olsa da, pratikte pek bir karşılığı yoktur. "Kitle" denilen şey zaten bir soyutlaştırmadır ve gerçek bir insan topluluğuna tekabül etmemektedir. "Halk" kelimesiyle eş anlamlıdır ve onu merkeze yerleştiren ideolojilerden çok bir farkı yoktur. İnsan kitleleri cahil, vahşi ve tepkiseldir. İnsanın kendisini kitlelerle bir görmesi en hafif bir deyimle korkulacak ve sorgulanacak bir şey olmalıdır. İyi bir halk hareketi gerçekleşemeyeceğinden değil. Bu halk hareketlerinin sık sık cahil, vahşi ve tepkisel olmasındandır. Kropotkin burada tipik bir solcu idealine yenik düşüyor ve "halkın bilgeliği" denen kavramın kurbanı oluyor.
Bencillik ve özgecilik arasındaki ayrım reddediliyor. Bireyin yararına ama türün zararına bir hareket olabileceği reddediliyor. Bireyin iyiliği ve türün iyiliği "daima özdeş" olarak niteleniyor.
Burada, daha önce bahsettiğim sorulardan kurtulunmaya çalışılıyor. Bireyin yararına olan kötü bir hareket olamayacağı öne sürülüyor. Yani bencil ve kişinin çıkarına olan durumların varlığı reddediliyor. Bu, tersi oldukça kolay gösterilebilir bir önermedir. Hayatında hiç çalışmak zorunda kalmamış, istediği herhangi bir şeyi yapabilen bir zenginin bu durumdan yarar sağladığı oldukça barizdir. Aynı zamanda oyun teorisinden biliyoruz ki bencilliğin yararlı olduğu durumlar mevcuttur. Genel olarak toplumu yönlendiren kurallar olması iyi bir şeydir fakat bu kuralları çiğneyerek kişisel yarar elde eden insanlar da mevcuttur. Kropotkin'in bunu inkar etmesi, kitabın en zayıf noktalarından birisidir. İyi ve kötü mevzusu basit bir bencillik vs. özgecilik değildir. Halkı, ulusu ve benzeri şeyler adına insanlar oldukça şeytani şeyler yapabilmektedir. Ancak kötülüğün onu gerçekleştiren kişiye yararı olduğu durumlar olduğunu reddetmek oldukça cahil bir tutumdur. Bu önermenin çökmesiyle, daha önce bahsedilen soru işaretleri cevaplanmamış bir şekilde kalmaktadır.
Bu önermeden bahsederken karıncalar hakkında yine yanlış bir örnek veriyor ve onların böceklerin en gelişmişi olduğunu ve beyinlerinin neredeyse ortalama insan beyni kadar güçlü olduğunu iddia ediyor.
Kitapta canlılık ideolojisinin bir uzantısı olarak şunlar söyleniyor: "Bitki kendisinin çiçek açmasını engelleyemez. Bazen çiçek açmak, onun için ölmek olsa bile, bunun önemi yoktur, canlılık sürekli çoğalır!"
Burası, canlılık ideolojisinin zirve yaptığı noktadır. Anarşist ideal uğruna, şehitlik ve kendini feda kavramları teşvik ediliyor. Gerçek bireyler yerine, canlılık ideolojisi üste konuluyor. Daha düzgün bir yaklaşımla şöyle söylenebilirdi: evet, ölmek oldukça kötü bir şeydir ve insan hayatının sonudur. Ancak kimi durumlarda ölüme yol açabilecek savaş, insanın kendi arzularının ve bastırmak zorunda kaldığı adalet duygusunun bir ortaya çıkışıdır. Ömür boyu boyunduruk altında yaşamak yerine, buna karşı çıkmak insanın hayatından aldığı tatmini arttıracaktır.
Kropotkin sunduğu bu ahlakı "gerçek ahlak" olarak niteliyor. Tarihte bu durumdan sapmalar olmasını ahlaksızlık olarak betimliyor.
Bunu yanlışlamak için antropolojiye şöyle bir göz atmak yetecektir. Tarih boyunca bir sürü farklı ahlak anlayışı olmuştur ve hala da bir sürü farklı ahlak anlayışı vardır. "Gerçek ahlak" diye bir şey yoktur. İnsanların yapabileceği şey, kendi ahlak anlayışlarını başkalarınınkiyle yarıştırmaktır. Kropotkin burada farkında olmadan bunu yapmaktadır fakat "gerçek ahlak" gibi saçma bir söyleme başvurarak bunu gerçekleştirmektedir. Bu iddiası ne ona hastır ne de doğrudur. Tarihteki hemen her ahlak anlayışı gerçek olanın kendisi olduğunu iddia etmiştir ve hepsi de yanılmıştır.
Kitabı sonlandırırken şunlar söylenmektedir: "Bu ahlak hiçbir şey emretmeyecektir. Bireyin din, yasa ve hükümet tarafından sakatlanmasını reddettiği gibi, bireyi soyut bir düşünceye göre biçimlendirmeyi kesin olarak reddedecektir. Bireye tam ve bölünmez bir özgürlük bırakacaktır. Bu ahlak, olguların basit bir gözlemcisi, bir bilim olacaktır."
Bu dediğini, kitapta sürdüğü ideoloji yanlışlamaktadır. Kitabı insanları çoktan soyut bir düşünceye göre biçimlendirmektedir. Bu ideolojinin kökeninde yaşam gücü / canlılık vardır. Bunun bir uzantısı olan kendini feda mevzusunda, soyut bir kavramı gerçek bireylerden yukarıya koyarak, onların hayatlarını değersizleştirmektedir. Aynı zamanda kendi ahlak anlayışını bir bilimmiş gibi sunarak, dedikleri sadece kendi fikri değilmiş de objektif gerçeklermiş gibi davranmaktadır. Bahsedildiği gibi, bu gösterilebilir bir şekilde yanlıştır.
---
Sonuç olarak, kitabın güçlü noktaları var. Ahlakın insani kökenlere dayandırılması ve doğal kurallarla açıklanması gayet akla yatkın ve bilimsel bilgilerle uyumlu bir şey. Aynı zamanda işbirliğinin rolüne bu kadar önem vermesi oldukça doğru bir nokta. Günümüz düşüncesinde, doğal hayatta ve özellikle insan hayatında işbirliğinin rolü gözardı ediliyor. İyi ve kötünün aslında aynı kökene dayanması fakat farklı sonuçlara varmaları, özgecilik ve bencillik ikileminin göründüğü gibi olmadığı düşünceleri de doğru.
Kitabın zayıf kaldığı noktaların başında, iyi ve kötü kavramını çok muğlak bir şekilde yapması ve bundan doğan soruları cevaplayamaması geliyor. Bunun dışında, kitabın kendi oluşturduğu canlılık ideolojisinin bireyde yarattığı etkiyi reddetmesi, hatta bu ideolojinin varlığını reddetmesi ve kendisini doğalmış gibi sunması bir sorun. Bunun dışında bireyin yararı ve toplumun yararının birbiriyle çelişebileceği durumunu kesinkes reddetmesi, doğal örnekler konusunda sık sık yanlış şeyler ve hatta en az bir kere zaman yalan söylemesi büyük bir eksi. Anarşist ahlakın önemli bir sorunu olan zorlama ikileminin düzgün bir şekilde cevaplanmadan geçildiği de belirtilmeli.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.09.29 18:07 yuzenpipi KIRMIZI ODA İNCELEME. BOL BOL SPOI VAR ONA GÖRE OKUYUN

NOT : Ben yuzenpipi ve öncelikle yazıya başlamadan belirtmeliyim ki ben bir film/dizi yorumlayıcısı/analizcisi değilim ve yazdığım yazıda farketmeden spoi vermiş olabilirim ondan dolayı bunu göze alarak okuyunuz.
Yazıma başlamadan önce Türk dizi kültürüne ufak bir eleştiriyle başlayacağım.
Biliyorsunuz ki Türk dizi sektörü (şahsen ben izlemiyordum ama illaki denk geldim) iğrenç komedi içerikleri barındıran prodüksiyondan yoksun sanki 5. sınıfa giden bir çocuğun yazdığı senaryo ve metinden ilerleyen garip bir kazanç sektörüne dönüştü. Zengin çocuk ve muhafazakar aile / aptal aşiretler ve yasak aşk temalarından öte gidemiyor çok uzun süredir ha bi de MAFYA dizisi diye hitap ettikleri 3 5 yaşındaki çocukların izleyip izleyip psikolojisini bozan aptal dizileri de atlamazsak olmaz. Şu anki dizilerde gözlemlediğim ve reklamlarında olsun denk geldiğim ya da sosyal medyada bile alay konusu olan içeriklerinden bahsedecek olursak: Aile içi şiddet genelde çocuğa karşı ya da kadına karşı olarak işleniyor. Yasak aşk ve muhtemelen bunun da bir meyvesi. Sürekli silah çatışmaları aralıksız insan ölümleri. Bu tip olaylarda %99 ihtimalle polisin ve diğer kolluk kuvvetlerinin sessiz kalması (arka sokaklar felan izlemiyorsanız böyle oluyor genelde). Çok zengin bir çocuk ve muhtemelen çocuğun aşık olduğu güzel ama fakirlikten ağzı kokan bir kız aşkı (kızın %75 ihtimalle annesi ölmüş ve aptal bir babası/abisi var asla medeni insanlar olmuyorlar). Kendilerini "komik" sıfatına sokan iğrenç bel altı ve asla bırak yüz güldürmeyi bu ne amk dediğiniz espiriler. He bi de sanki mermi hilesi yazmışcasına asla bitmeyen şarjörler de işin içine girdiğinde ortaya Türk dizi kültürü çıkıyor. He bi de uzun bakışmalar "hint filmi" diye hitap ettiğimiz kültür bizim sinema sektörümüze de uğramış bulunmakta. Ben pek dizi izleyen birisi değilim hatta neredeyse izlemem hiç vaktim olmuyor pek ama arada ufak kaçamaklar yapıyorum. Bu arada daha demin değindiğim ve "vakit kaybı" diye hitap ettiğim dizilere asla vakit ayırmıyorum izleyenlerden duyduğum bilgiler ve 1 2 fragman izleyerek bazısının da özetini ne anlatmak istediğini okuyarak bu bilgilere vardım. Bana göre iğrenç sadece kar amacı güden ve prodüksiyondan uzak sıkıcı iğrenç dialoglarla dolu olan en ufak bir merak uyandırmayan ve bırakın 1 dakika sonrayı dizinin finalini tahmin edebileceğiniz basit hiçbirşeye benzemeyen bazı insanların deyimiyle "toplum ahlakını kötü etkileyen" sığ ve niteliksiz dizilerle dolu Türk televizyon ekranı. Unutmayın ben bir dizi analizcisi değilim sadece kendi yorumlarım bunlar yanlışı doğrusu olabilir hatta size göre tamamen yanlış olabilir bu benim kişisel düşüncem.
NOT 2 : Öncelikle dizinin şu an yayınlanmış 4 bölümü var ve bu bölümlerin tamamını izlediğimi belirtmem lazım. Ve toplamda 5 fragmanı var. Bildiğim kadarıyla TV8'de yayınlanıyor ama youtubeden izlemek daha iyi geliyor. Araya reklamlar girmiyor ve tuvalet çay doldurma su alma gibi molalar verebiliyorum durdurma imkanım var kısaca.
Şimdi yazıya geçelim,
Öncelikle sürekli Netflix'ten dizi izleyen isnanlar için "Kırmızı Oda" dizisinin bir bölümü nerdeyse içeriği sığ, eşcinsellik, black lives matter, ve bilimum herkesin bildiği sığ toplumsal mesajlarla dolu olan ve kötü oyunculukların master yaptığu bir Netflix dizisinin neredeyse bir sezonu uzunluğunda. Çoğu netflix dizisinin kötü oyunculuklarla dolu olması sürekli bir çok cinsiyet ya da eşcinsellik gibi temalarla dolu olmasına anlam veremediğim gibi hoşuma da gitmiyor. İzlediğim en ufak bir Netflix dizisi ya da filminde bile bir eşcinsel karakter görüyorum ya da sex içerikli oluyor. Komiklikten en ufak pay almamış sığ bir mizah anlayışıyla dolu olduklarını söylemezsem olmaz. Bu yüzden animasyon diye hitap ettiğim ve "rick and morty" gibi biraz daha adult kaçan dizileri filmleri izlemeyi seviyorum. Sebebi de çok bariz yukarıda ve aşağıda da defalarca kez belirttiğim oyunculuk hataları. İzlediğim animasyon dizi/film'lerinde neredeyse hiç kötü seslendirme ile karşılaşmadım ve keyif alarak izledim. Bilgisayar ortamında oluşturulan karakterlede olabilecek az kusur vardı ve bunları daha rahat kabullediğimden izleme açısından keyif alıyorum. Ama insanların oynadığı düşük bütçeli ergen dizileri de midemin içindekilerinin ekrana çıkmasını sağlıyor. Her dizi filmde sex ve eşcinsellik olmasın lütfen ben bazen "saf komedi" veya saf aksiyon ("bulletrain") olsun istiyorum ama kıçından başından biyerlerden 2 erkeği ya da 2 kadını bir şekilde seviştiriyorlar anlamıyorum bu politikayı. Her neyse artık yazımıza geçelim.
NOT 3 : Biliyorum hala diziyi anlatmaya bile geçemedim ama bana şu şekilde yaklaşmayın. Sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun diyeceksiniz. Herkesin kriterleri vardır ve ben biraz daha katı davranıyorum çoğu zaman acımasız davrandığım da söylenebilir. "Kırmızı Oda" dizisi çok mu iyi derseniz hayır değil ama son dönemde bırakın TV'yi diğer platformlarda bile karşılaştığım çoğu diziye açık ara fark atarak galip geleceğini söylemem gerekiyor. Oyunculuk kusurları benim gözüme çok batar ve bundan dolayı onlarca diziyi 1 2 bölüm izledikten sonra kenara bırakırım. Yine "bağzı" arkadaşlar diyebilir ki "çık sen oyna o zaman amk" ben kendi oyunculuğum hakkında bişey demedim. "Kötü" diye hitap ettiğim oyuncuların o rolü benden bin kat daha iyi oynadıklarına ve oynayacaklarına eminim. Ama vakit ve çoğu zaman para ayırdığınız bu tip şeylerin iyi olmasını olabilecek en üstün başarıyı görmek istersiniz. Ben de öyle birisiyim ve bir tık da bu konuda katı olduğumu söyleyebilirim. Yine diyeceksiniz ki "Kırmızı Oda" dizisinde hiç mi kötü oyunculuk yok? Şunu diyeceğim ki ben şu güne kadar izlediğim hiç bir filmde dizide kusursuz oyunculukla dolu bir yapıt görmedim ama bazı film dizilerde bunlar çok göze çarpmaz bazısındaysa gözleri kör eder yanakları al al yapar "bu ne ya?" dersiniz.
Bu bir "Kırmızı Oda" dizisi övme yazısı değildir
Ana oyuncular :
Binnur Kaya - Doktor Hanım Tülin Özen - Doktor Piraye Burak Sevinç - Doktor Deniz Meriç Aral - Doktor Ayşe Halit Özgür Sarı - Klinik Müdürü Murat
Yardımcı oyuncular :
Gülçin Kültür Şahin - Sekreter Tuna Sezin Bozacı - Kafe Görevlisi Aynur Baran Can Eraslan - Çaycı Hüseyin
(Burda da çaycı Hüseyin olması başta biraz komik gelmişti ama güzel rol yapan bir kişiyiyi seçmişler)
Konuk oyuncular (Psikolojik rahatsızlıkları olan insanları canlandıran oyuncular)
Emre Kınay (5-) Hakan Meriçliler (5-) Melisa Sözen - Alya (2-) Evrim Alasya - Meliha (1-) Salih Bademci - Mehmet (1-4) Hande Doğandemir - Nesrin (1-4)
NOT: Yanlarındaki sayılar hangi bölümler arasında oldukları ya da hangi bölümlerde oynayacakları anlamlarına geliyor
  1. NOT : İzlemeyi düşünenler ya da izleyenler için Salih Bademci ve Hande Doğandemir yani Mehmet ve Nesrin ismindeki oyuncuların 4. bölümden sonra var olacaklarından emin değilim ama galiba onların işleri bitti.
Oyuncu incelemesi:
Normalde ana oyunculardan başlanır ama benim başra Alya (Melisa Sözen) oyuncusuyla başlamak istiyorum çünkü mükemmel oynamış rolünü. Bağzı yerlerde (spoi geliyor) ruh hastalığını "Batman Dark Knight" filmindeki "Joker" (Heath Ledger)'den bile daha iyi oynadığını düşünmeye başladım. Duygu değişimlerini çok iyi yakalıyor bakışları hareketleri mükemmel oynamış. Umarım gelecekte de rol alacağı film/dizilerde de bu başarıyı elde eder. Gerçekten tebrik ediyorum kendisini.
Baş psikoloğumuz herkesin "Doktor hanım", "Doktorum" (Binnur Kaya) diye hitap ettiği oyuncumuz. İsminden tam emin değilim duyduğumu da hatırlamıyorum internetten baktım orda da doktor hanım yazıyor. Her neyse izlemek isterseniz ismi geçiyorsa öğrenirsiniz ismi o kadar da önemli değil. Binnur Kaya bir çok film/dizide oynadığımız çoğumuzun komedi dalında tanıdığı bir isim. Oyunculuğu ile dikkat çeken ve kaliteli işler başaran bir kişi umarım başarılarını devam ettirir. Dizide aşırı akıcı konuşmasıyla ve iç sesinin de kimi zaman devreye girmesiyle birlikte gayet kaliteli bir oyunculuk yakalamış. Diksiyonuyla ve değindiği konularla bazen "Lan bu kadın acaba gerçek hayatta da mı bir psikolog" diyebileceğiniz bir isim. Gayet şık kıyafetler de giyindirerek ve müthiş bir çalışma ortamıyla da desteklendirilerek çok kaliteli yaptığı "Psikolog" rolünü de yapımcı ekip çok iyi pekiştirmiş. Dizide her doktor farklı alanla ilgileniyor. Doktor hanım ya da gerçek ismiyle Binnur Kaya daha çok yetişkin insanlarla ilgileniyor.
Doktor Deniz diye hitap edilen Burak Sevinç adlı oyuncunun canlandırdığı psikolog "çocuk psikoloğu" diye de anılan bölümde hizmet veren kişiyi canlandırıyor. Şu an 4 bölüm yayınlandığı için bu bölümlerde pek gözükmese de sadece 1 hastayla olan konuşmasını ve yaşanan olayları görebildik 4. bölümde. Gayet kaliteli bir oyunculuk yapmasının yanında elleriyle de yaptığı tahtadan maket figürlerle de öne çıkarılmış bir karakter. Şık giyindiği ve mimiklerini iyi kullandığı için puanım Burağa 10 üzerinden 8. 2 puan nerden kırdın diye sorarsanız adamı dizide görmediğim için. Ama konuştuğu yerlerde de gayet iyi oynadığını söyleyebilirim.
Diğer doktorlar hakkında yorum yapamayacağım dizinin daha başlarında olunduğundan çok az konuşmaları var ama gayet iyi oynadıkları aşikar.
Gelelim yardımcı oyuncuları eleştirmeye,
Herkesin "Sekreter Tuna" diye seslendiği Gülçin Kültür Şahin'in rolü üstlendiği ve kliniğin sekreteri olan kişi. Çok baskın bir karakter olmamasına karşın eğlenceli dizinin depresif havasını az da olsa kıran ve "Doktor Hanım" kişisinin de önceden yakın arkadaşı diye belirtilen oyuncu. Sık sık odalara kahve götürmesi ve gelen hastalarla yukarı çıkıp kayıt döküm defterine yazı yazarken olan sahneler dışında görülmeyen bir karakter.
"Kafe görevlisi Aynur" rolünü canlandıran Sezin Bozacı, pek değil neredeyse hiç baskın olmayan bir karakter. Kafe görevlisi rolünden de anlayacağınız üzere kliniğin kafesinde çalışan kişi rolünü üstlenmiş durumda dizi başından beri 2 3 dk ekrana yansıtıldığını düşünüyorum ve bu karakteri atlıyorum.
"Çaycı Hüseyin" rolüyle ekrana gelen Baran Can Eraslan. Bildiğimiz Çaycı Hüseyin değil. Kekeme bir çocuk. Çay kahve felan yapıyor işte bi extrası yok. İyi oynamış rolünü ama birisinin çocuğa kekeme konuşmanın sadece takılarak ve kelimelerin baş harflerini uzatarak olmadığını söylemesi lazım.
Şimdi konuk oyunculara gelelim,
NOT : BURADA SPOİ OLABİLİR ONDAN DOLAYI BURAYI OKUMADAN GEÇMENİZİ TAVSİYE EDERİM. BEN YİNE DE SPOİ OLAN KISIMLARA SPOİ GELİYOR YAZACAĞIM.
NOT 2 : KARAKTERLERİ ANLAMAK İSTİYORSANIZ DA OKUYUN
Emre Kınay ve Hakan Meriçliler kişileri daha sadece fragmanda gösterildiğinden bunların rollerini bilmiyorum.
Melisa Sözen'in canlandırdığı "Alya" karakteri. Kısaca bahsetmek gerekirse,
(SPOİ VAR ATLA BURAYI)
Çok zeki bir kız, okuduğu bölümü 1.likle bitiren hali vakti gayet yerinde olan ailesinden sevgi görmemiş annesi ve babasını 3 4 sene önce kaybetmiş bir kız. Küçükken büyüdüğü "köşk" te dışlandığından psikolojik sorunları var. Aynalardan nefret ediyor ve dokunsanız ağlayacak gibi. Çocukken görmediği sevgi onu kitap okumaya itmiş ve konuşma problemi var akıcı konuşamıyor ve 4 yaşındaki kız çocuğundan farksız. Çok zengin olmasına rağmen bir evsiz gibi giyiniyor çocukluğunda takılı kalmış bir kişilik bozukluğu var.
(SPOİ BİTTİ)
Akıl hastası gibi davrandığı yerlerde gerçekten kaliteli bir oyunculuk gösterdiğini söylemeliyim. Yukarıda spoi diye belirttiğim kısmı 4. bölümün ilk yarısında öğreniyorsunuz.
"Meliha" isimli karakterin canlandırılmasında rol alan Evrim Alasya. Kadın rolünü gayet layığıyla yapan çok sıkıntı çekmesine rağmen zorluklara hala göğüs geren "Güçlü Kadın" tabirine tam olarak uyan kişi rolünü çok iyi oynamış. (Saçlarını da kısa kestirmiş gerçek bir güçlü kadın işte)
(SPOI ALERT)
Öncelikle dizinin kötü bulduğum yönünde de belirteceğim gibi Meliha karakterinin hikayesi aşırı abartılmış. 5. boyut filmine dönen hikayesinde aşırı derecede hüzün ve acı geçiyor. Kısaca özetlemek gerekirse babası annesini zamanında bir pavyondan ya da genelevden kaçırıyor babası ve annesi birbirlerine aşırı aşık olmalarına karşın 6 tane de çocuk yapıyorlar. İşin özeti meliha 6 kardeş büyüyorlar. Ama annesi ve babası birbirleri dışında kimseyle ilgilenmediği için bu çocuklar kendi başlarına düşe kalka büyüyorlar. Melihanın annesinin Pavyondan ya da Genelevden gelmesinden dolayı peşinden adamların gelme ihtimaline karşın dağın başında bir yere yerleşiyorlar babası ve annesi önceden. Gün geliyor ve pavyon /genelev sahipleri gelip bunların babalarını vuruyor ve en büyük kız kardeşi alıp götürüyorlar. Daha sonra polisler getiriyor kızı ama 5 gün boyunca 15 16 yaşındaki kıza tecavüz ediyorlar dizi gereği (böyle bir sahne yok tabii ki de) her neyse gel zaman git zaman yine anne aklını kaçırıyor felan derken geçinmek için yine anne orospu oluyor köyün erkekleriyle para karşılığı yatıyor. Anne aklını aşırı kaçırdığından olsa gerek gün geliyor yatağa düşüyor ve ölüyor. 2 erkek 4 kız kardeş ortada kalıyorlar. Anneyi de gömecek kimse olmadığından anneyi bu 6 kardeş en büyüğü tahminimce 16 17 yaşlarında en küçüğü de 3 yaşlarında olmak üzere. Bu arada en büyüğün bi küçüğü de 9 10 yaşlarında falan. Bi gariplil var orada. Neyse kardeşler alıyorlar kazmayı küreği anneyi gömüyorlar. Daha sonra büyük kız İstanbul'a kaçmak için ailecek, köyün erkekleriyle para karşılığı yatmaya başlıyor. Günler geçiyor para birikiyor derken İstanbul yolculuğu gerçekleşiyor. Büyük kız geneleve işe giriyor küçükleri de bir eve yerleştiriyor. Meliha dediğimiz kişi de genelevde çalışan kişinin bir ufağı. Meliha artık evin annesi rolünü üstleniyor 11 12 yaşındaki çocuk. Ablaları bunlara para yolluyor öyle hayatta kalıyorlar 3 5 yaşlarındaki ufak erkek çocukları marangoza işe giriyor o şekilde çocukluklarını geçiriyorlar. Gün geliyor ablalarını aradıklarında ablalarının 7 yerinden bıçaklandığını ve bu şekilde öldüğünü öğreniyorlar. Herkes perişan felan derken çocuklar çalışmaya başlıyor. Kızlar terzide oğlanlar da marangozda. Bu şekilde geçim sağlanıyor. Sonra herkes evleniyor derken meliha ev sahibiyle mecburi bir evlilik yapıyor. Adam Meliha'yı sürekli dövüyor derken 2 tane çocuğu oluyor Meliha'nın. Daha sonra evde bir yangın çıkıyor Meliha'nın büyük çocuğu yangında hayatını kaybediyor. Meliha'nın bilinen hikayesi bu.
(SPOI ENDS)
Meliha kaliteli bir işlenmiş bir karakter ve çok derin bir karakter. Dizide en çok göreceğiniz kısım Meliha karakterinin olacak.
Salih Bademci ve Hande Doğandemir'in canlandırdığı "Mehmet ve Nesrin" çifti. Bu ikilinin 2 tane de çocukları var. İlginç bir aile zenginler ama sorunları var. Açıkcası özellikle Salih Bademci çok iyi bir oyunculuk sergilemiş çok beğendim.
(SPOI ALERT)
Şimdi başlayalım karakterleri özetlemeye. Nesrin kişisinin pek bir geçmişini göremediğimizden sadece şu anını anlatacağım. Mehmet aşırı kıskanç psikolojik sorunları olan herşeyi şiddetle kavgayla çözen birisi. Nesrin dayak yiyen eş ve çocuklar da şiddet görüyor. Nesrin psikoloğa ayrılmak istediğini söyleyerek gidiyor. Mehmet kadını senelerce dövmüş.
Mehmet'in hikayesi de şu şekilde, çocukluğunda sürekli babasından dayak yiyen bir çocuk. Tüm ailesinden özellikle de babasından sürekli şiddet gören neredeyse her gün dayak yiyen ve bilimum bir çok sebepten ötürü dayak yiyen bir çocuk. En çok dayak yeme nedeniyse cılız ve hasta olması. Çocukluğu tramvatik geçerken ailesi abisini seviyor abisini asla dövmüyor ama diğerleri sürekli Mehmet'e fiziksel ve psikolojik şiddet uyguluyor. Gün geliyor askere gidiyor ve askerde de ne bir ziyaret ediliyor ne bir mektup telefon derken Mehmet aşırı sinirli eve geliyor ve ortalığın tabiri caizde amına koyuyor. Ardından ailesi bunu sinirli halde görünce Mehmet'i adam yerine koyuyor ve mehmetin her konudaki çözüm yolu şiddet oluyor. Çocuğunu da cılız diye döven Mehmet'in hikayesi galiba 4. bölümde bitiyor.
(SPOI ENDS)
Kaliteli oyunculuklar çıkarmışlar oyuncu da işini layığıyla yapmış ben beğendim.
Oyunculardan bahsetme kısmı bitti şimdi biraz da teknik detaylara geçeyim.
Dizinin ana konusu psikolojik rahatsızlıkları olan insanların ve psikoloji danışmanlarının aralarında geçen muhabbeti anlatıyor desek doğru olur. Bölüm sürelerinin çok uzun olduğunu söylemek gerekiyor, oralama 150dk diyebiliriz. Ondan dolayı çayınızı kahvenizi çerezinizi ve peçetenizi alıp ekran başına geçin. Sulu gözlü ya da hassas kalpliler için pek tavsiye etmediğim bir dizi. Çünkü çoğu yerinde gözlerinizi doldurabilecek sahneler var ve bu sahneler esnasında çalan müzikler ve yapılan oyunculuklar tek kelime ile ifade edilirse "MUHTEŞEM" bir Türk dizisi beni bu kadar duygulandırıp gözlerimden yaş düşme eşiğine getirmemişti. Dizinin en çok sevdiğim yerlerinden birisi de 2 tane aptal insanın aşkından ve arasında geçen kimsenin ilgilenmediği ilişkilerinden daha ve umarım hiçbir zaman bahsetmiyor oluşu. Dizinin daha teknik detaylarını merak eden arkadaşlar için kısa özet şu şekilde olacaktır:
Tür : Dram Psikolojik
Uyarlama Madalyonun İçi –Gülseren Budayıcıoğlu
Senarist : Banu Kiremitçi Bozkurt
Yönetmen : Cem Karcı
Başrol : Binnur Kaya Tülin Özen Burak Sevinç Meriç Aral Halit Özgür Sarı
Besteci : Fırat Yükselir
NOT: Dizinin bir kitap uyarlaması olduğunu bilmeyen arkadaşlar da yukarıda belirttim hangi kitap olduğunu.
Şimdi bence dizinin "+" ve "-" yönlerini kısaca ele almalıyım ve yazımı bitirmeliyim.
NOT : Dizi daha 4 bölümlük olduğu için çok +'sı az -' si olacaktır. Sebebi gayet basit, seyirci toplamak için çok kaliteli iş çıkarmaya çalışacaklar diye düşünüyorum ama bu başarının da her daim sürmesini istiyorum.
Dizide 2 aptalın aşkı anlatılmıyor. Daha çok toplumsal olaylara değindiğinden yaş kısıtlamasının üzerindeki herkes izlemeli bence. Psikoloğundan kahvedeki amcasına kadar herkes için ders niteliği taşıyan bazı yerleri var anlayıp yakalamasını bilene. Dizi sade yapılmış sürekli saçma sapan mekanlarda geçmiyor 1 2 tane farklı mekan dışında neredeyse hep klinikte ve kişilerin anlattıkları olayların gerçekleştiği yerlerde geçiyor. Bu da akılda kalıcılığı arttırıp " bu kimdi şimdi " ya da " bura nere" sorularıyla karşılaştırmıyor. İşi uzatmıyor uzun uzadıya bakışma sahneleriyle dolu değil dizi. Her saniyesi dolu dolu geçiyor. Ben duygusal şeyler izlemeyi sevmem ama güzel duygulandırıyor insanı burasını da iyi buldum. Oyunculuklar çok güzel olmuş sırıtan kimseyi görmedim daha hatta bazı yerlerde çok çok üst düzey işler ortaya çıkarılmış. Bir Türk yapımından beklemediğim bir iş ortaya serilmiş. Prodüktörler de kaliteli işler çıkarmışlar geçişler eski dönemde yaşanan yerledeki kıyafetler dizaynlar felan ince düşünülmüş güzel eklenmiş şeyler olmuş hep bunu da beğendim.
Eksi yönlerine geçeyim.
Notta da belirttim daha 4 bölüm olduğundan çok fazla eksi yönü yok dizinin ama 1 2 noktası var sıkıntılı olan.
Bazı yerler aşırı abartılmış Özellikle Melihanın hayatı. 5 tane 10 yaşlarında çocuğa ev veriliyor okula gitmiyorlar falan çok abartı bir hikaye olmuş. Melihanın kaliteli bir rol yapmasına karşın sürekli "Doktorum" demesi beni ara ara irite etmedi değil. Aynı şekilde Alya'nın da hikayesi bi tık abartıydı bunu ama kişilerin üstün oyunculukları kapatıyor diyebilirim sıkıntıları. Onun dışında psikolog sarılmıyor abi sarılsan bazıları icin herşey düzelecek sarıl be ablam artık izlerken benim sarılasım geldi Alyaya neyse bunları da hoş karşılayıp incelememi bitiriyorum.
Dizinin ilk 4 bölümüne 9/10 veriyorum.
NOT: ARKADAŞLAR BEN BİR ELEŞTİRMEN DEĞİLİM ONA GÖRE ATIP TUTUN VE TÜRK DİZİLERİNE KIYASLA YAPTIM YORUMLARIMI
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.09.22 23:53 H13N13 Tazminata düşüyorum galiba sizce ne yapmalıyım?

Aradaşlar ABD'de doktorada 3. dönemimdeyim ama hem danışmansız kaldım hem de ortalamayı bu dönem son hakkım olduğu halde 3'ün üzerine çıkaramıyorum galiba. 6 ay yurt içi, 6 ay yurt dışı dil kursu + 16 ay doktorayı toplarsam faziler hariç yaklaşık 110 bin dolar yani 850 bin tl borcum çıkıyor. genetik alanında linans, yüksek lisans derecesine ve 2 yıllık iş tecrübesine sahibim ama doktorayı yarım bırakmış olacağım. henüz ateşeliğe de bilgi vermedim.

sizce hemen ateşeliğe bilgi verip ne yapabiliriz bakalım mı? ingilteredeki okulardan birine transfer olmam mümkünse senedi değiştirip orada en azından şansımı denesem mi sizce? henüz hala bursiyerken köprüden önce bir son çıkış var mıdır?
j-1 vizesi ile burada legal veya illegal bir iş bulup (ki uber falan mümkün mü bilmiyorum) peyderpey ödeyebilir miyim?
önüme gelen ilk amerikalı ile evlenip bir şekilde burada kalıp diplomamla düzgün bir iş bulup buradan ödemeye mi kasayım?
dönüp türkiyede iş mi bulmaya çalışayım? Muvazaf subay maaşı iyiyse ona bile okeyim. Hem yunanla çatışırsak belki ölürüm de borcum silinir.
yarım bırakmış olsam bile amerikada okumam ve ingilizcemi geliştirmem dolayısı ile herhangi bir ülkede iş bulup bu borcu ödeyebilir miyim sizce? Katar'a falan giderim her yere giderim yeter ki annemin babamın birikimine haciz getirip yüzlerine bakamaz hale gelmeyim.
İntihar ve delirmek bildiğim kadarıyla borcun affına neden oluyor, hiç bir şey işe yaramazsa deli raporu nasıl alırım?
Şu an içinde bulunduum hissiyatı anlatamam diyeceğim ama damdan düşenin halinden damdan düşen anlar, o yüzden siz anlarsınız diye size soruyorum. Özellikle bu psikolojik buhrandan çıkabildiniz mi? hayat devam ediyor mu? ne yapmalıyım?

çok çaresizim arkadaşlar. ölüm bile anamı babamı mahçu etmekten iyi gibi geliyor şu an. işin kötü yanı kaldığım şeir küçücük bir kasaba, doğru düzgün iş imkanı yoktu hiç birikimim yok. arabam, ehliyetim bile yok.
submitted by H13N13 to MebTazminat [link] [comments]


2020.09.22 23:13 seytanreis KREŞ BY ŞEYTANREİS

Çocuklarımızın kreşten çıkmasını beklerken, benimle beraber kendi çocuklarını bekleyen, mahalleden arkadaşlar Şehmuz ve Fehmi ile ibretlik bir sohbete dalmıştık. Konu döndü, dolaştı çocuklara geldi. Fehmi oğlunun okuduğu kitaplardan şikayetçiymiş. Zararlı yazarların kitaplarını okuyormuş devamlı. “Yoldan çıktı çıkacak, iki sene sonra ben gominist oldum, Allaha da inanmıyom” derse ben ne ederim. Ele güne nasıl açıklarım bunu.” diye yakınıp durdu. Yakındı ama içime kurdu düşürüverdi. Benim kız da aynı kitapları okuyor olabilirdi. Aynı okulda, aynı sınıfta beraber tahsil görüyorlardı. ” Kimmiş o yazarlar söyleyive bakam sen bana” dedim ama Fehmi de bilmiyormuş yazarların adını. “Hangi kitaplamış bakem onlar” dedim, kitapları da bilmiyor. Kendisi okumamış, televizyondan duymuş falanca yazar kominist, filan kitap zararlı” diye. Fehmi konuyu açıpda oğlundan dert yanmasıyla gaza gelen Şehmuz, sanki baştan beri o anı bekliyormuş gibi atıldı hemen. “Sorma arkedeş. Benim kız da kötü kötü şarkıla dinliyo. Hepsi yabancı, anamıza, bacımıza, dinimize, imanımıza küfür ediyola hep.” Birden benim kız geldi aklıma. O da gece gündüz yabancı şarkı dinliyordu. Belki de aynı imansız adamların şarkılarıydı bunlar. Hemen sordum Şehmuz’a “Bak ne diyecem sana. Sen şarkıları anlıyon yalım. Benim kızın kasetlerini sana getiremde bi bakıver bakalım. Hangisi küfür ediyo, hangisi etmiyor” Bunda da umduğumu bulamadım. Şehmuzda anlamıyomuş şarkılarda neler söylediklerini. Geçen sene ölen Mithat emminin cenazesine gelen, merhumun askerden arkadaşı Molla Mehmet söylemiş ona da. “Kızlarınıza zinhar yabancı şarkıcı dinletmeyeceksiniz. Maazallah kafir olurlarda, mahşerde hesabını sizden sorarlar” deyince, bizim Şehmuz evdeki bütün yabancı kasetleri yakacak olmuş. Kızıyla hanımı bir olup, yalvar yakar kurtarmışlar imansızların kasetlerini. Şehmuz lafını bitiripte masaya koyunca, ikisi de taş sırası bandeymiş gibi bana bakıyorlardı. Çaresiz bende gömecektim kızımı masada. “Vallahi arkadaşlar benim derdimin yanında sizinkilerin esamesi okunmaz. Benim derdim dağlar kadar. Aramızda kalsın da ( aslında aramızda kalsın dediğim hiç bir şeyin, hiç bir zaman aramızda kalmadığını biliyordum) benim kız sakıncalı şeyler seyrediyor. Üstelik bir şey de diyemiyorum. Yanımda izliyor bir de utanmaz. Annesi de ona destek çıkıyor. ” Seni hep o Şehmuzla Fehmi dolduruyor) deyip izletiyor.” Şehmuz adının bizim evde bile anılacka kadar popüler olmasından memnun bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Derken Fehmi de aynı şeyleri kendi oğlunun izleyip izlemediğinden emin olmak ister gibi sordu ” Ne izliyor mesela?” Onları da uyarmam gerektiğine o kadar emindim ki, usulca başımı masanın ortasına doğru yanaştırdım. Onlarda dikkat çekmeyen gizlilikle başlarını masanın ortasına yaklaştırdıklarında, neredeyse nefeslerimizi birbirimizin dudaklarında hissedebiliyorduk. Ve ılık nefesim eşliğinde o dehşet verici cümleyi kurdum. Dinsiz, hem kömünist hemde faşist, devletimize, milletimize kasteden, evlatlarımız daha çocukken, aklı ermeyecekken, altına sıçıp, sümüğünü yerken onlara kendi tarikat propagandalarını aşılamayı amaçlayan, dış güçlerin dizisi, “Şirinler” dediğimde, yüzlerindeki insan rengi adeta limonu fazla kaçmış bol ekşili bir pırasa yemeğinden ilk kaşığı almış gibi sararıvermişti. “Evet” dedim fısıldayarak. “Şirinler”.Yine de açıklamam gerektiğini anlatan bakışlarıyla tahammül sınırlarımı zorluyorlardı. Bu çağda hala bütün bunları anlayamayacak kadar cahil insanların yaşıyor olması başlı başına bir alamatti zaten. Boğazımı temizler gibi yapıp, öylesine, yalnızca dikkat çekmek için hafifçe öksürdüm, ve onlara bu lanet dizinin iç yüzünü anlatmaya başladım. “Kan kırmızısı bir şapka takan, bütün köyü it gibi çalıştırıp, kendisi bir bok yapmayan, onların sırtından geçinip bütün işi gücü büyüyle, bedduayla, kem gözle nazar deyirmek olan yaşlı bir adam var. Bu size kimi hatırlatıyor?” Şehmuz bir an için olayın ciddiyetini kavramış ve bana hak veriyormuş gibi bakmaya başladıysa da, gözlerindeki derin karanlık bir bok anlamadığını hissettirecek kadar belirgindi. Derken gergin sessizliğimizi bozan yine Fehmi oldu. “Cafer Emmi mi yoksa. Vallahi onun bir şeyler çevirdiğini ben anlamıştım.” Onun verdiği cevaptaki cehalet değildi aslında üzerinde durmam gereken nokta. Bunu öyle merak uyandırıcı bir ses tonuyla söylemişti ki, Şehmuz bile hiç anlamamasına rağmen, hemen o anda dizideki yaşlı adamın “Cafer Emmi” olduğuna inanmıştı. “Halbuki Cafer Emmi garibanlara muska yazan, içine cin kaçan kızların bedeninden o cinleri çıkartan, mübarek bir adamdı.” O anda nerede hata yaptığımı, daha en başta onlarla bu kadar ciddi bir konunun içine girmemem gerektiğini anladım. Ben onlara kominist, din düşmanı, katil bir adam olan Beşer Esedden bahsediyorum. Şirin baba diye bize Suriye rejimi olan Komünizmi sevdirmeye çalıştıklarını söylüyorum. Ama onlar bana Cafer Emmiden bahsediyorlar. Aşağı köyün Muhtarı Seyfettin haklıymış. Bana “Sana bunları anlatıyorum ama, sakın kimseye benim anlattığımı söyleme. Sonra bizi seri cinsinden devlet kurmakla suçlarlar, vallahi olimpiyatlarda şiirlerde okutsak, ilçedeki gazetede yazılarda yazdırsak, belediyenin anonsuynan her gün imdat, nerdesiniz, adam öldürüyorlar, biz adam bile değiliz,” de desek yırtamayız. Zaten böylesine zeka gerektiren bir bilgiyi herkes anlayamaz” demişti. Vallahi haklıymış. İnsanlar bilmedikleri, okumadıkları, anlamadıkları şeyler hakkında yorum yapmayı ne kadar seviyorlar. Cahil bu köyün insanı cahil. Öğlen ezanının okunmasıyla birlikte çocuk bakım evinin paydos saatinin geldiğini anladık. Kapıda beliren köyün kadrolu tek çocuk bakıcısı Hacer Yenge kapıda belirdi. Önünden başları önde, büyük bir edeple onu selamlayıp çıkan çocukları seyrediyordu. Sırayla hepimiz geleceğimizi emanet ettiğimiz çocuklarımızı kucağımıza aldık, tekrar görüşürüz diyerek evlerimize döndük.
submitted by seytanreis to KGBTR [link] [comments]


2020.09.22 10:30 ZeytranZiztasion Werewolf Online Anlatıyorum Fakat Biraz Küfürlü

HEY, SEN! EVET, SEN! ARTIK OYUNLARDAN NEDEN HİÇBİR DUYGUYU ALAMADIĞINI SORGULAYAN BİRİSİ MİSİN? ARKADAŞLARINLA OYUNA GİRMEK İSTEDİĞİNDE SATIŞA GETİRDİKLERİNDEN DOLAYI YALNIZ BAŞINA OYNAYAN YIKIĞIN TEKİ MİSİN? ROLE-PLAY YAPMAYI SEVEN AMA TELEFONU SAMSUNG GALAXY J2 VEYA DAHA BERBAT BİR MODEL OLDUĞU İÇİN TOWN OF SALEM İNDİREMEYEN BİRİ MİSİN? OYUNLARDA KANSER OLUP BUNDAN MAZOŞİZM SEVİYESİNDE ZEVK Mİ ALIYORSUNUZ?
O ZAMAN WEREWOLF ONLINE TAM SİZE GÖRE!
BİR SÜRÜ APTAL OROSPU EVLADININ TOPLANDIĞI BU OYUNDA AMACINIZ SİZE VERİLEN RASTGELE BİR ROLLE TAKIMINIZLA BERABER KAZANMAYA ÇALIŞMAK.
TOWN OF SALEME ÇOK BENZEYEN BU OYUNDA OLAN EN TEMEL FARK, KÖTÜ TAKIM MAFYALAR DEĞİL KURT ADAMLAR!
[He birde Fool diye Jester çakması bir tipleme var ama... Neyse.]
AYRICA BU OYUNDA TOWN OF SALEM'İN O 2 SUNUCUYA SAHİP OLMASI GİBİ VAROŞ BİR KITLIK YOK!
BU OYUNDA:
İNGİLTERE, ALMANYA, FRANSA, BREZİLYA, VİETNAM, RUSYA, İSPANYA, HOLLANDA, TİBET, İTALYA, MALEZYA, ROMANYA
VE TABİİKİ DE KANSER OYUNCULARI TEK BİR ALANDA TOPLAYIP BAŞKA YERLERE GİTMEMELERİ İÇİN VÂR OLMUŞ OLAN TÜRKİYE SUNUCUSU!
[Derecelime gelmeyin artık pezevenkler... Oyun keyfimi siktiniz.]
BU OYUNDA DERECELİ GİRMEK İÇİN TAM 100 OYUN KAZANMALISINIZ! EVET! YANLIŞ DUYMADINIZ! TAM 100 OYUN?
KAFAYI YEME SEVİYESİNE RAMAK KALMIŞ BİR RUH HÂLİYLE OYUNLARA GİREREK, DUVARLARI TEKMELEYEREK, YASTIK ISIRIP AĞLAYARAK, TOXİC SEER DIRDIRINA KATLANMAK ZORUNDA KALARAK, KÜFÜR YİYEREK, MAGANDA SİLAHŞÖR KURŞUNUNA KURBAN GİTME KORKUSUNU HER SEFERİNDE YAŞAYARAK, ÇÖPÇATAN ROLÜNÜN SON ANDA KASABAYI SATIP OYUNU KURTLARA KAZANDIRARAK,
YÜZ TANE ZAFER ELDE ETMELİSİNİZ!
PEKİ, BU 100 GALİBİYETİ ALDIK DİYELİM. BU DERECELİ DENİLEN YERE GİRDİĞİMİZDE KAZANCIMIZ NE OLACAK?
Hmm... GÜZEL SORU!
KESİNLİKLE VE KESİNLİKLE NORMAL OYUNLARDAKİ İNSANLARDAN ÇOK ÇOK DAHA APTAL İNSANLARLA OYUN OYNAYIP HER MAÇ SONU 80 LİG PUANI KAYBEDİP PLASTİK LİGİNE YERLEŞMEK!
GAYET GÜZEL BİR KAZANÇ! ÖYLE DEĞİL Mİ?
[Travmatik WWO anıları lütfen sal beni...
Tek günde 816 puan kaybettim. İyi durumda değilim. Yardım edin.]
NEYSE, NE DİYORDUK? BU DERECELİ MAÇLARA GİRMEK İSTEMİYORSANIZ SANDBOX GİBİ MÜTHİŞ Mİ MÜTHİŞ BİR DENEYİMİ TATMANIZI Ş̸̫̣͈͆̓İ̸̖̦̦͈̼̗̗̿̕Ḓ̷̙̞͉́̾͆̇̚Ḑ̵̈́͌E̵̼̫̭͔̘͎͙̒͂̽̒́̄Ṯ̴̜̠̂͗̑̂̆̏̈L̶͕̔̒̄́͠Ȩ̸̠̣͇̻̺̑̆̈́ ÖNERİRİM!
BU SANDBOX DENEN ÇÖPLÜKTE CUPİD DENİLEN BİR İBNE VA-
A, A, AA! ROLLERİ SİZE HENÜZ DEMEYECEĞİM! ÖNCELİKLE OYUNUN MAÇ TÜRLERİNDEN BAHSETMEM LAZIM!
SANDBOX DENİLEN TÜRDE YENİ YENİ ROLLER DENEYİMLİYORUZ! AMA BU MAÇA GELEN TİPLERİN %80'İ KENDİ DİLLERİNİ KONUŞAN VE KENDİ MİLLETİNİ ARAYAN SALAKLARDAN OLUŞUYOR.
ONUN DIŞINDA HIZLI MAÇ DENİLEN ŞEY VAR Kİ CİDDEN HER ŞEY ÇOK HIZLI OLUP BİTİYOR!
[Abi Town don't go afk amk LAN afk kalma Town LAN TOWN AFK KALMA-]
BU KANSER KİŞİLERİN ÇOĞUNU TÜRK VE VİETNAMLI OYUNCULAR OLUŞTURUYOR!
O YÜZDEN MAÇINIZA TOXİC TÜRK VEYA VİETNAMLI GELİRSE ONDAN KURTULMA TAKTİĞİ VERECEĞİM!
EĞER MAÇINIZA VİETNAMLI VEYA TÜRK OLDUĞU BELLİ OLAN TOXİC BİRİSİ GELİRSE YAPMANIZ GEREKEN 2 ŞEY VAR!
  1. YOL: EĞER ROLÜNÜZ SİLAHŞÖR, GARDİYAN, KURT ADAM VEYA HERHANGİ BİR ADAM ÖLDÜRME KABİLİYETİNE SAHİP BİR ROLSE ANINDA TOXİC HERİFİ YOK EDİN.
  2. YOL: EĞER ROLÜNÜZ GÖZCÜ TÜRLERİNDEN HERHANGİ BİRİSİ, DOKTOR, MEDYUM VEYA HERHANGİ BİR ÖNEMLİ ROL DEĞİLSE EĞER ANINDA OYUNU TERK EDİN. VE BONUS YOL:
ÇÖPÇATAN İSENİZ VE BU KİŞİLERİ İLK GECEDEN FARK EDİNCE ANINDA BİRBİRLERİNE AŞIK EDİP KALAN GÜNLERDE ÖLMELERİNİ BEKLEYİN!
[Valla hiç kusura bakmayın kendi milletimden birisi oyuna gelince salak olmama ihtimali %10 oluyor. Alınıp darılmaca olmasın ama böyle.]
VE BU OYUNDA EN SAÇMA OLAN ŞEY OTA BOKA IRKÇI DAMGASI YİYİP KÜFÜRLERE MARUZ KALMANIZ! SADECE BİRİSİNE GERİ CEVAP VERİN VE IRKÇI DAMGASI YİYİN!
HATTA KARŞISINDAKİ BİRİSİ KARAKTERİNİ SİYAHİ YAPTIYSA YARRAĞI YEDİNİZ!
PEKİ BU OYUNDAKİ ROLLER NELER?
BU DA ÇOK GÜZEL SORU!
SİZ ISRAR ETMEDEN HEMEN GEÇELİM!
AMA SADECE KASABA ROLLERİNE GEÇELİM!
Çünkü üşeniyorum ve daha yazacağım bir Among Us ile Town of Salem floodum var.
/KASABA ROLLERİ!\
[Gerçi, oyunda köy diye geçiyor ama... neyse siktir edin.]
BU ROLLERDEN BAZILARINI BEYNİNİZİN HİÇBİR YERİNİ KULLANMADAN KASABA NE DERSE ONU YAPARAK OYNASANIZ BİLE AŞIRI OP!
GÖZCÜ (SEER): BU ROL ÖYLE BASİT BİR ROL Kİ, BU ROLDE KAYBETMEK İÇİN YA ÇOK SALAK BİR TOXİC OLMAK LAZIM YA DA KASABA BEYNİNİ ÇÖPE ATMALI!
EĞER GARDİYAN SİZİ ALIP ROL SORUYORSA VE İNADINA CLAIMLEMİYORSANIZ ÖLMEYİ SONUNA KADAR HAK ETMİŞSİNİZ DEMEK!
AURA GÖZCÜ (AURA SEER): MENTALİST DENİLEN ELEMANDAN BİR TIK ÖNEMLİ, GÖZCÜ DENİLEN KİŞİDEN ON TIK ÖNEMSİZ BİR ROL OLARAK GÖRÜNSENİZ BİLE GÖZCÜ ÖLÜNCE TÜM KASABA BİR ANDA SİZE TAPMAYA BAŞLAYACAK!
MENTALİST (SPIRIT SEER): [Kalp kırmadan ne desem ki şimdi buna? Laps diye Town'un sikinde olmayan bir rol ve bunu seçerseniz direkt oyundan çıkın demek kabalık olur. Neyse, deneriz bir şeyler.]
BU ROL Bİ SİKE YARAMIYOR!
Tamam tamam işe yarıyor ama Town aptal olunca yaramasa daha iyi olur. Bir de çok umursanan bir rol değil yani... Ama Aura ile Seer'ın yokluğunda yine en değerli oluyor. Tabii gözcü çırağı oyunda yoksa.
GÖZCÜ ÇIRAĞI (SEER APPRENTICE): GÖZCÜ MÜ ÖLDÜ? O ZAMAN GÖZCÜ 2.0 SAHALARDA SİZİ BEKLİYOR! MERHABA GİZLİ KOZ!
SİLAHŞÖR (GUNNER): DÜÜÜT DÜÜÜTT AÇ YOLU AÇÇ HADİ ASLAN PARÇASI YOLU AÇ HADİ BAK ENGELLİ BEKLİYO BURDA HADİ DÜÜÜTTT ♿ BAK SİNİRLENDİ ARKADAŞ HADİ YOLU AÇ HADİİ DÜÜÜT DÜÜTT BİİİPP HADİ BE HIZLI OLL DÜÜÜTT BİİİPPP ♿♿ BAK HIZLANDI ENGELLİ KARDEŞİMİZ SERİ KÖZ GETİR SERİ DÜÜÜTT DÜÜÜT DÜÜÜÜTTTTT BİİİİPPP BİİİİİPPP DÜÜÜTTT ♿♿♿♿ BAK ARTIYO SAYILARI AÇTIN MI YOLU AÇMADIN PÜÜÜÜ REZİİİLL DÜÜÜÜTTT ♿♿♿♿♿♿ BAK KALABALIKLASTI BAK DELI GELIYOR DELIRDI DELI AC YOLU DUTDUTDURURURUDUTTT♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿KAFAYI YEDI BUNLAR AC LAAAAN YOLU
GARDİYAN (JAILER): Lan bana mı öyle geliyor yoksa bu rol Town of Salem'de Jailor olarak geçmiyor muydu? Jailer-Jailor ne fark var ki?
He doğru, Jailor town vurunca tüm mermileri kaybediyor ve 3 vuruş hakkı var ama Jailer tek vuruş hakkına sahip.
Bu rol güzel de hani eehh... Seer rollerini daha çok seviyorum.
Geveze (LoudhMouth): Kapat sil oyunu çekemem senin Gözcüymüş gibi aldığın tavırları.
Bu rolü alınca lütfen Seer havalarına girmeyin aq sadece şüphe ettiğiniz kişiye tıklayın bak deli etmeyin insanları evinizi bulup ateşe veririz.
Köylü (Villager): İşinde gücünde olan sıradan bir köylüyüz.
Doktor (Doctor): A.K.A Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Koruma (Bodyguard): A.K.A Aura Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Sert Adam: (ToughGuy): Buna da Mentalist ihtiyaç duyuyor çünkü onu koruyacak delikanlı bir tip tek bu var.
Kırmızılı Hanım (Namuslu Orospu): Town of Salem'de ki Escort mantığı fakat rol engelleyemiyor sadece eğer kötü birine gittiğimizde pat diye ölüyoruz.
İmam (Priest): Tüm köyü alıp Bayram namazı kılıyorsunuz.
Şakayı bir köşeye atarsak eğer, birisine Zemzem suyu atıyoruz. O kişi kurtsa Allah onu helak ediyor ama değilse Allah seni Zemzem suyunu boşa kullandığın için helak ediyor.
Nişancı (Marksman): Bunda Gunner gibi savsaklık yapmak= canınla ödemek
Medyum (Medium): Ölülerle konuşup afk kalmamış bir oyuncuyu diriltebilen çok önemli bir rol. İlk gün öldüğünde genelde tüm Kasaba gerginliğe boğulur.
Dedektif (Detective): Bak kardeşim, şu insanla diğerini seç bak = çıkıyor mu? Çıkıyorsa aynı takımdalar. ≠ mı çıkıyor? O zaman Fool asalım.
Şerif (Sheriff):
Ayrıca bakınız: Town of Salem Lookout.
Mantık neredeyse aynı. Bir kişiyi seçiyorsunuz fakat Lookout ona gelen herkesi gösteriyor ama Şerif sadece 2 kişi gösteriyor.
Belediye Başkanı (Vergi Almayan Tek Başkan): Başkanlığı belli et ve hobaaa tüm oyların 2 katı olsun.
Cadı (Witch): Bu rolü ilk kez oynadığımda aşırı afallamıştım. Çünkü ToS'da Witch farklı burada farklı ya, o yüzden.
Aga bi iksirimiz var işte biri koruyan diğeri can alan. Koruyanı Gözcüye at can alanı git random shooting yap Doctor'a denk gelsin de tüm Town yok etsin seni.
Birazcık riskli bir rol... Ngl.
Demirci (Forger): Bak abim bu kalkan 30 lira ama 3 gün daha beklersen 90 liraya kaliteli bir kılıç yaparım sana gider Doctor kesersin. Ne dersin?
İntikamcı (Avenger):
+12 Junior Ww onu vurun! -Dene bakalım...
Gunner Avenger'ı vurur ve Avenger Mentalist'i öldürür
Canavar Avcısı (Beast Hunter): I'm Beast Hunter and selected myself.
Barışsever (Pacifist): AGA EĞER İLK GÜN ELİNİZDE 0 BİLGİ VARSA RANDOM REVEAL YAPIN BAK SK BULDUĞUMUZ AN YAPMAYIN ANANIZI SİKİCEM YETER LAN YETER.
Çiçek çocuk (Flower child): Fool'un korkulu rüyası.
Falcı (Fortune Teller): 9 ve 12'ye kart verdim kartları gösterin yoksa boğazınıza basarım.
Bari 3. günde falan baskı uygula be adam.
Huysuz Nine (Grumpy Grandma): Sebepsiz yere Seer susturur. Bulunduğu yerde katledilmesi şart diğer rol.
Çöpçatan (Cupid): Benim çiftim Kurt adam ve Seri katil fakat Town onları öldürdü Townu sikiyim hepinizi sikiyim ben oyunu satıyorum bb Kurtlar seer'ı öldürün.
Orospu evladı seni.
Başkan (President): Risk ve ödül sistemi fakat ödül yok.
BU GÜNLÜK OYUN TANITIMI BU KADAR DİĞERİNDE GÖRÜŞMEK ÜZERE!
submitted by ZeytranZiztasion to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.20 18:01 voghbum babam 10 sene once kanser oldu hala geberemedi amk

amk çıldırcam lan bi dinleyin allahınızı severseniz. inanduk doktorlara, 3 ay yaşar dediler, ayriluk defterini 10 yıldır vermediler. ulan bu gavat ismini vermiym bi tekstil fabrikasında çalışıyodu, akşam eve gelir yüzü gözü pislik içinde, ne yıkanır, ne paklanır. amokaçi gibi gezer amkoduğum. bi de sümsük, sünepenin teki. anam kovardı bunu evden, bu dangalak da kahveye gider, gerçi anam kovmasa da her akşam gidiyordu amkodumun sığırı, bi bok da yaptığı yok haa, kimsenin bunu siklediği falan yok kahvede, yanlarına oturtuyolar, öyle arada bir ağzına iki leblebi atıyolar, demliğin son postasındaki katran gibi çaydan da verdiler mi tamam. maymun gibi alkış tutacak sevincinden dangalak.
ulan bu bi gece eve geldi, biz uyuyoz tabii, tüberkulozlu merzifon eşşeği gibi hönk hönk öksürüyo ama nasıl, binayı inletti şerefini siktiğim. ulan uyandım dedim yarın bi siktir git, dispansere mi gidecen, sağlık ocağına mı, bi baktır. hayvan oğlu hayvan köpek gibi sigara içiyor, bi de 20 senedir 2000 içiyor yamuk kafasını siktiğim, üniversiteli piçler bilmez, en ağır sigara amk bi de pahalı, sanırsın mebus amkodumun oğlu, götündeki asker yeşili don delik deşik oldu, bu sikik hala en kral cuvaradan içiyor, biz de anamla yeni harman içiyoz amk. ayranı yok içmeye, atla gider sıçmaya. neyse bu gavatla gittik üniversite hastanesine, röntgen möntgen çektiler, gavatın ciğeri görünmüyo amk, film de siyah, bu itin ciğeri de siyah, karaelmas sandığına dönmüş sığırın ciğeri, bu götveren doktor, ciğerler iflas etti, 2 aya tüm organlara sıçrar, en fazla 3 ay yaşar dedi. ben tabii sevindim amk kumanda bana kalacak. ama bu götveren hiç oralı değil ki. beni bu hastalık yenemez, moralle falan yenerim ben bunu dedi.
hay demez olaydı. 10 sene geçti, şam şeytanı gibi gavat. hala ayakta, siktiğimin doktoru 10 sene önce ciğerleri bitti dedi, kanını siktiğimde nası bi ciğer varsa bittikçe yenisi mi çıkıyor nedir, hala darıcadaki goriller gibi fosur fosur sigara içiyor amk. 3 sene önce böbrekleri bitti dediler, geçen ay amcasının oğlunda böbrek yetmezliği vardı bi böbreğini ona verdi amk. bağırsağı pankreasına mı nereye düğümlenmiş sıçamıyo. ağzından mı sıçıyo napıyo bilmiyorum, yemek borusunu söktüler gavatın yeni bağırsak yaptılar, yemek borusunun olduğu yere de, kalorifer tesisat borusu gibi bi bok döşediler, katı bi bok yiyemiyor gavat. ağzına plastik huniyle tarhana marhana falan döküyoz, arada milupa aptamil midir ne sikimdir ondan istiyo nabalım alıyoz amk. bi de gırtlak kanseri, bildiğin gırtlağında delik var amk. ablamın küçük kızı var, parmağını falan sokuyo, zincir mincir sarkıtıyo amk, bi de makine taktılar robot gibi konuşuyo, prostat kanseri de var ecdadını siktiğimde, elinde naylon poşetten mesane yapmışlar onla geziyo, eve birini getiremiyoruz amk öyle kesif sidik kokuyor, burnumu kestirsem kulağımla alırım o kokuyu o kadar leş kokuyor şerefsizin sidiği.
ulan bi gece vicdan azabı gibi dikildi tepeme, ben uyuyom, kalk dedi, dedim nooldu, üstü başı sırılsıklam gavatın, gasilhane ibriği gibi sallanıyo. elinde plastik hunisi var, şunu ağzıma daya üç posta su dök abdest alacam, gırtlaktan kaçıyor dedi, delik ya gırtlağı aradan sızmış, sırılsıklam olmuş dangalak. dedim namaz yeni moda mı, ne namazı dedim. namaza başladım dedi. gavat şükür namazı bile kılıyor artık. neyine şükrediyosa, bala göte yaşıyor iman tahtasını siktiğim. allahım üç senelik dicitürk aboneliği almış bi de, gece dörde beşe kadar yabancı film izliyo, herifteki özgüvene bak ya 3 sene daha yaşayacağına inanıyor bildiğin. allahım bi de fix bi lafı var, biri naber nasılsın falan deyince noolsun sabbaha kadar oturiyiruk, akşama kada yatayiruk diyo, bi de şiveli şiveli, hay senin ağzının yayını, dilinin astarını sikiym ya. ulan laptopu alıp yanına oturuyorum, çamlıcada mezarlık, cenaze levazımatçısı falan yazıyorum gogola. ulan hiç oralı olmuyo, internete fazla takılma diye nasihat veriyo gavat.
geçen bizim nalbur cumhur amcanın oğlu vardı dokuz yaşında mete. o lösemiden öldü, ulan bu arsız, başında kasket, elinde bastonla başsağlığına gitmez mi? ulan cumhur'un nasıl zoruna gitti, aile eşrafı buna pis pis bakıyo ama bu gavatta en ufak bir suçluluk hissiyatından emare yok, gayet vakur götveren, ulan o velet bile kaderine razı oldu, sen 60 yaşına geldin, hala direniyon hayata tutunmaya çalışıyon, karaktersiz amk.
ama yeter bıktım amk, bir sene daha beklerim öldü öldü, ölmezse bağışlicam götvereni tübitaka mübitaka, incelesinler sığırı, naapmak istiyolarsa bu gavatın üstünde yapsınlar, nasılsa gebermiyo piç kurusu, bana bi kalp, bi beyin yeter falan diyo zaten götveren. ilime, bilime bi faydası olsun bari.

EDİT: Arkadaşlar postun bu kadar tutacağını tahmin etmediğim için yazmamıştım. Yazı benim değil incisözlüğün efsane yazarı biyikligencforvete aittir. Paylaştığım diğer yazılar da aynı şekilde.
submitted by voghbum to KGBTR [link] [comments]


2020.09.20 02:13 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?

Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler

submitted by bglfpig to veYakinEvren [link] [comments]


2020.09.20 01:48 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?
Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler
submitted by bglfpig to kiziliksir [link] [comments]


2020.09.10 21:35 cilingiir Elazığ 7/24 Acil Oto Anahtarcı Çilingir Servisi

7/24 acil Çilingir servisi 0545 687 80 40
  1. Elazığ Oto Çilingir Araç Kapısını Açarken Arabaya Zarar Verir Mi?
Elazığ Oto Çilingir Ustalarımız her türlü vasıta Anahtarcılık mesleğini icra etmek için yıllarca eğitimini almış Elazığ da yüzlerce vasıta kapısı açmış bu işe çıraklıktan gelmiş yılların tecrübe ve birikimi ile birlikte harmanlanmış profesyonel olmuş ustalardır. Elazığ Oto Anahtarcı ustası için aklınızdaki ön yargıları kenara bırakın ve işi ustamızın bilgisine bırakın ustalığını konuştursun, Göreceksiniz aklınızdaki soru işaretlerinin sadece bir ön yargıdan ibaret olduğunu, Elazığ da bulunduğunuz yere gelmiş arabanızın kapısını açmış ve işinizi sorunsuz halletmiş olmasından dolayı Çilingir ustamızı yüzünüzde gülümseme ile uğurlayacağınızdan eminiz.
  1. Elazığ’da Acil Araba Anahtarcısı Servisiniz Var Mı?Elazığ ve tüm mahallelerine hizmet veren Araba Anahtarcı ustalarımız var. Siz hiç dert etmeyin gece gündüz hizmetinizdeyiz tüm Araç Anahtarcılık servisimizle 7/24 gece gündüz demeden çalışıyoruz. Elazığ da Çilingirlik üzerine profesyonel anahtarcılık hizmeti veriyoruz siz değerli müşterilerimizi memnun ediyor ve sizin memnun kalmanızdan mutluluğunuzdan beslenerek işimize daha güçlü şekilde sarılıyoruz. Gece gündüz demeden 7/24 telefon numaralarımızdan iletişime geçerek Elazığ Araba Çilingir servisi talep edebilirsiniz.
  2. Elazığ’da Oto Anahtarcı Fiyatları Ne Kadar?Elazığ Oto Çilingir Fiyatlarını belirleyen etkenler gidilecek yolun mesafesi, yapılacak olan işin detayı, günün hangi saati, gece mi?, gündüz mü?. Gündüz servisi gece servisine nazaran daha uygundur çünkü mesai saatleri içerisinde hizmet verilecektir, gece ise ustamız evinde uyurken yatağından kalkıp servise çıkacağından dolayı gece küçük fiyat farkı oluşacaktır. Hizmet almadan önce telefon numaralarımızdan iletişime geçerek bulunduğunuz konumu yapılacak işi belirtirseniz fiyat alıp ondan sonra servis talep edebilirsiniz.
  3. Elazığ’da Nöbetçi Oto Çilingir Servisiniz Var mı?Elazığ ve Türkiye genelinde il ve ilçelerde Nöbetçi Oto Anahtarcı ustalarımız vardır. Gece gündüz demeden telefon numaralarımızdan iletişime geçip bulunduğunuz mahalleye semte oto çilingir ustası çağırabilirsiniz. Gönül rahatlığı ile ustamızı çağırabilirsiniz aracınıza zarar vermeden son anahtarcılık teknolojileri ile gelip servisini yapsın. Köy kasaba kırsal bölgelere ulaşım geç olduğu için biraz gecikebilir o konuda sizde hak verirsiniz yolun uzunluğundan kaynaklanan bir gecikmedir.
  4. Elazığ’da Bana En Yakın Oto Anahtarcı Var mı?Elazığ merkezde yaşıyorsanız en yakın oto kilitçi konusunda daha şanslısınız. Elazığ Merkezde anlaşmalı olduğumuz araba anahtarcı ustalarımız var. Kırsal beldeler köylerde yaşıyorsanız biraz gecikmeli olur ama yine de servisimiz var ne olur merkeze 10 dakikada ulaşan usta köy kasaba kırsal bölgelere yolun uzunluğuna göre 30 dakika 1 saate ulaşmış olur ve aracınıza müdahale eder kapınızı sorunsuz hasarsız şekilde açar. Elazığ Otomobil Çilingir hizmeti almak için yapmanız gereken tek şey telefon numaralarımızdan bizlerle iletişime geçmek gece gündüz numaralarımız aktif 7/24 acil servis için arayabilirsiniz.
  5. Elazığ Oto Anahtarcı Olarak Verdiğiniz Hizmetler Nelerdir?Elazığ Oto Çilingir, Elazığ Araç Çilingiri, Kilitli Oto Kapısı Açma, Kilitli Araba kapısı açma, Kilitli Araç kapısı açma, Oto anahtar kopyalama, Araba anahtarı kopyalama, Otomobil anahtar tamiri, İmmobilizer anahtar kopyalama, Oto kumanda kopyalama, Araç anahtarı kopyalama, Araba anahtarı çoğaltma, immobilizer anahtar yedekleme, Otomobil anahtar çoğaltma, Otomobil yedek anahtar kopyalama, kumandalı anahtar kopyalama, Elektronik anahtar kopyalama, Araba anahtarı yedekleme, Çipli anahtar kopyalama, cipli araba anahtarı kopyalama, Kumandalı anahtar kopyalama, Oto anahtarı kopyalama, Merkezi kilit kumanda kopyalama, Çilingir anahtar kopyalama, araba çilingircisi, araç anahtarcısı, araba anahtar tamircisi, oto anahtar tamircisi, oto anahtar yedekleme, ve daha fazlası uygun fiyatlara hizmet vermekteyiz telefon numaralarımızdan iletişime geçerek bilgi alabilirsiniz.
  6. Elazığ Oto Çilingir Hangi Arabalara Hizmet Veriyor?Bmw, Fiat, Renault, Tofaş, Mercedes, Ford, Volkswagen, Audi, Dacia, Honda, Hyundai, Isuzu, Kia, Lada, Seat, Skoda, Opel, Suzuki, Tata, Toyota, Volvo Daha adını sayamadığımız birçok otomobil markası var tüm araçlar için açılmayan kapıları açıyor çilingirliğin hakkını veriyoruz anahtar kopyalamadan tutun kapı açmaya kadar kilitle ve oto çilingir ile ilgi aklınıza ne geliyorsa hizmet kategorimizde var Elazığ vasıta anahtarcısı olarak Elazığ’da Anahtarcılık hizmeti veriyoruz.
  7. Elazığ Oto Anahtarcı Araba Kapısı Açabilir Mi?Elazığ Oto Anahtarcı ustalarımız bu işin eğitimini almış kişilerdir. Oto Araba her türlü Araç kapılarını kolaylıkla açabilecek yeteneğe sahiplerdir. Yılların verdiği tecrübe birikimi ile çok zorlanmadan işinin hakkını verir ve sizin araç modeliniz hangisi bilmiyoruz ama yukarıda da bahsettiğimiz gibi fark etmez hangi araba olursa olsun profesyonel ustalarımız hiç zorlanmadan uygun fiyatlara araba kapısını açacaktır.
  8. Elazığ’da Oto Çilingir Servisi İçin Telefon Numaranız Var Mı?Elazığ Oto Anahtarcı servisi için telefon numarası var efendim, sitemizin hemen sağ alt köşesinde ya da bu okuduğunuz yazının başlarından telefon numaralarımızı bulabilir hemen bizi arayabilirsiniz saatin önemi yok gecenin ya da gündüzün önemi yok özel günler bayram yılbaşı hiç fark etmeksizin Elazığ Otomobil Anahtarcı servis numaralarımızı arayabilir ve hizmet talebinde bulunabilirsiniz ne zaman bize ihtiyacınız olursa o zaman size hizmet veriyor olacağız, Elazığ Oto Çilingir Numarası Arayanlar için açıklamadır.
  9. Elazığ Oto Çilingir Gece Fiyat Farkı Var Mı?Elazığ Oto Anahtarcı Servisinde Gece Çilingir fiyatlarında küçük farklılıklar oluşabilir farklılığı oluşturmaya sebep ise mesai saatleri dışında servis sağlanıyor olmasıdır. Sizde dilersiniz gün içerisinde akşama kadar çalışmış usta aksam evine varmış çocuklarına eşine vakit ayıracak ama iş çıkıyor. Veya geç vakitte telefon çalıyor sıcak yatağından kalkıp takımı taklavatı omuzlayıp Elazığ Araba Anahtarcı servisine çıkıyor, Eminiz aynı Araç çilingir hizmetini siz veriyor olsanız sizde küçük fiyat farkları uygulardınız.
  10. Pazar Gün Elazığ’da Otomobil Çilingir Servisiniz Var Mı?Her gün gece gündüz araba Anahtarcılık servisimiz olduğu gibi Pazar günü de Araç Çilingir servisimiz vardır. Pazar günü dâhil gece gündüz 7/24 yılın 365 günü Elazığ Otomobil Anahtarcı servisimiz kesintisiz devam etmektedir. Bize ihtiyacınız olduğu her an sabahın köründe de olsa gecenin bir yarısı da olsa konunun özü bize ne zaman ihtiyaç duyarsanız hizmetinizde olacağız. Araba, Otomobil, kamyonet, iş makinesi aklınıza gelen tekerlekli yürüyen tüm araçlar için Elazığ vasıta çilingir hizmeti veriyoruz.
  11. Şuan Elazığ’da Müsait Otomobil Anahtarcı Ustası Var Mı?Her il ve ilçe de Müsait Otomobil Anahtarcı ustalarımız olduğu gibi Elazığ’da da var Elazığ’da otomobil çilingir ustası sizden gelecek bir telefonla hazır olur eğer o ustamız müsait değilse diğer serviste olmayan anahtarcı ustamız vardır, müsait olan ustamızı Elazığ ve çevresindeki tüm mahallelere köylere yönlendirebiliriz. Köy kasaba kırsala ustamızın ulaşması biraz gecikebilir ama dilersiniz yol mesafe gecikmeye sebep etkenlerden ama mümkün olan en kısa sürede araba ile gelmiş otomobilinizin kapısına müdahale etmiş ve arabanın kapısını açmak için uğraş verecektir.
  12. Elazığ Oto Anahtarcı Geç Kalır Mı?Elazığ Araba Anahtarcı ustalarımız mümkün olan en kısa sürede araba ile kendisine verdiğimiz adres konumunda olur, Araç Araba Kapısı Açma servisinde olan ustalarımız işini yapmaya devam eder, sizden telefon geldiği an müsait usta aranır ve sizin adres konumunuz ona iletilir ve vakit kaybetmeden sizin adresinize doğru yol alır. İşte ulaşım süresini yol mesafesi belirler lakin bilmeniz gereken konu şu siz telefon numaramızı aradığınız vakitten en geç 3 dakika içinde Elazığ Oto Anahtarcı ustamız yola çıkmış olur.
#çilingir #anahtarcı #çilingircim
submitted by cilingiir to u/cilingiir [link] [comments]


2020.09.09 11:08 MurlocTidecaller geçen gün attığım teamspeak kavgasının analizi (efsaneyi ikinci kez hortlatalım)

Warrock tr tartışma analizi
Öncelikle ilk dinlendiği zaman normal bir kavga gibi gözüke bilir cok normal fakat kavgadaki sırlar 4 5 kez dinledikden sonra açığa çıkıyor Sinana abi a.k.a Sincap kavganın belkide en ateşli en cesur savaşçısı Sahin a.k.a Şahinox isimli warrock tr oyuncusu sinan abinin üzerine gitmektedir sinan abi banlandıklarını iddia ederken şahin kicklettiğini nazik bir şekilde belirtir fakat kavganın rüzgarı alakasız bir şekilde sizde küfür ettiniz ile değişir sinan abi buna karşın inkar eder ve salak diye bi hitabda bulunur fakat şahinox'un arkadaşlarından biri aradan gelmişini geçmişini sikeyim cümlesi ile kavganın fitilini ateşler Sinan abi dayanamaz ve küfür yapıştırır sahinox inatla ts3'den çıkmıyacağını belirtir ve annelerine sövmeye devam eder şahin abi artık çok sıkılmıştır ve tekrardan ts3'ü terk etmelerini söyler fakat şahinox bunu red ederek o altın sölerin oluşumuna sebebiyet verir 'AAAAAAAAAAA KKİKİKİKİKİ AAAA ÇIK GİT LAN ' şahin abi burda çok sinirli ve ciddidir. Sahinox iste tekrardan ana bacı yaparak kavganın alevlerini körükler. Olaylar ilerlerken bir anda herkesi üzen bir olay gerçekleşir ve Sinan abi a.k.a sincap annesinin öldüğünü belirtir ve bu arada ana bacı küfür etmeye devam eder bunu duyan şahinox annesinin öldüğüne üzülür ve kimsenin ona küfür etmediğini belirtir ve rahmet eylesin der fakat Sinan abinin o sözleri kavgayı tekrar körükler 'babamımı sikicen' ve şahinox sinirlenip yedi ceddni sikerim diye bir kelime kullanır kavga dahada alevlenmiştir ve sinan abinin annesine tekrar küfür etmiştir.
Sahinox düzgüce konuşuyoruz lafına karşı sinan abi kabul etmiştir ve kavga 1v1 olarak bir süre devam etmiştir sinan abi şahinox'a konuşmasını söyler fakat şahinox biraz zaman ister fakat sinan abinin zamanı yok ve sinirlidir adete bir emir verir gibi 'ANANIN AMINI BEKLEMİCEZ OROSPU COCU KONUŞ' diyerek şahinox'a ayarı verir şahinox ve sinan abinin arkadaşları kısa bir sesizlik anını kullanarak 2 tarafıda sessizleştirmeye çalışıyor. Kavganın seyri sinan abinin ses kaydı alınmasını fark ederek tekrar değişir.Bu sefer tüm olaylar Ayhan a.k.a Piskoman aykan'a çevrilir ve ayhanın sinan abinin klanından oldugu gerçeği orataya çıkar. Sinan abinin ts3den çıkması il kavga son bulur
submitted by MurlocTidecaller to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.04 00:27 Bigwarfer Rastgele içimi dökme postu part 1

Kendimi bildim bileli anne babam hep kavga ederdi, ben de yarı ağlamaklı şekilde bilgisayar başına geçer, içinde olan oyunlarla bu sıkıntılı anlardan kendimi uzak tutmaya çalışırdım. Bu bir alışkanlık olmaya başladı ve yarı bağımlı duruma geldim. Ne zaman üzülsem hep video oyunlarına sarıldım, tüm düşüncelerimi bir anlığına kenara atmak çok rahatlatıcı gelmişti. Daha şimdilerde bu durumun ciddiyetini kavramış olsam da artık çok geç. Bu sebeple kimse ile düzgün iletişimde bulunamadım.

Ailevi meselelerde küçük yaşımla taraf seçmeye zorlandım. Bir çocuk olarak tabii ki annemi taraf tutmaya çalıştım. Bana hep yaşadığı sıkıntıları babamı suçlayıcı şekilde anlattı. Böylece kendimi bir tarafın hep haklı, diğer tarafın da hiçbir zaman haklı olamayacağı fikrine soktum. Kendi akrabalarından beni hep uzak tuttu (haklı sebepleri var) ve onlarla hiç görüşmedim. Babamdan ve akrabalarımdan kendimi o kadar uzaklaştırdım ki akraba isimlerinin bile ne anlama geldiğini bilmez oldum. Bu durum da beni haliye iyi yönden etkilemedi. Sohbet ve iletişim kültüründen bihaber kaldım ve kimseyle düzgün konuşamaz oldum. Herkes ilkokulda akrabalarını anlatıp konuşurken ben bir köşede kaldım, çünkü benim yalnız annem vardı.

Komşularımızın azıyla iyi muhabbetimiz vardı, onlardan da yavaşça uzaklaştık ve düşman durumuna geldik. Etrafımız tam anlamıyla hasımlarla doluydu. Her gün en az biriyle kavga ederdi annem. Babam çoğu zaman işte olduğu için her sorunla annem uğraştı. Ben de o anlarda bir yerde saklanıp ağlardım. Komşularımız ile bile kavgalı halde iken konuşacak, derdimi anlatacak kimsem kalmadı.Annemin derdi başından aşkın olduğundan her derdimi kendime sakladım ve annemi daha da üzmemek için hep ona karşı iyi davranmaya, iyi görünmeye çalıştım. Bu da kendimi herkese iyi, ideal biri olarak gösterme çabasını doğurdu.Tanıdığım herkese güler yüzlü, iyi tavırlı ve sanki hiçbir kusuru olmayan biri gibi davranmaya başladım. Ve bu beni her açıdan çok hırpaladı.

Bu sıkıntıların acısı ortaokulda belirmeye başladı. Neredeyse hiçbir arkadaşım yoktu, konuşmayı hatta doğru düzgün yürümeyi bile zor beceriyordum. Yürürken kollarımı hiç oynatmıyordum ve bu da bana alay konusu olarak geri döndü. Her geçen gün daha da kilo almaya başladım. Annemin zoruyla tenis kursuna gittim, oraya gittiğimde kendimi rahat hissediyordum ta ki annem bana ''koşarken götün çok çıkıyor, kız gibisin, engelli gibi yürüme'' diyene kadar. O sözden sonra kendimi fiziksel açıdan hep eleştirmeye başladım. Götüm büyük mü, göbeğim çok mu çıkıyor, memelerim neden bu kadar büyük vs. . Artık yürümek bile istemiyordum, kendimi görmek istemiyordum. O kadar paranoyak olmuştum ki kendimi fiziksel engelli olduğuma kadar ikna etmiştim. Annemi zorla hastaneye götürdüm omurgam düzgün değil vs. diye. Ve düzgün çıktı, fiziksel bir sorunumun olmadığını anlamıştım. Ama alışkanlıklardan kolay kurtulunmuyor. Ne zaman yürüsem hala hep camlardan bakarım, nasıl duruyorum diye. Ve hala kendimi beğenmiyorum, kendimi kimseye layık göremedim ve kendimi herkesten dışlıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Her gece akılma gelenleri yazacağım ve eğer ki bir gün tüm bu bahsettiklerimden kurtulmayı başarırsam, bir anı olarak kalsın istiyorum. Bu cümleye gelene kadar sayısız cümle yazıp sildim, duygularımı zor ifade edebiliyorum, paragraflar kendilerinden bağımsız olabilir.
submitted by Bigwarfer to KGBTR [link] [comments]


2020.09.02 11:20 esadserif Don Volga Kanal Projesi

Bu projenin çok gerisinden başlayarak Karadeniz’in Kuzeyinin durumunu anlatacağım.
Fatih Sultan Mehmet döneminde Kırım ve Moskova ittifak halindeler.Fatih Karadeniz’de Osmanlı’nın tek olmasını hedefliyor ve Kırım’ı Osmanlı’ya bağlıyor.Kırım Hanlığı’nı yıkmıyor sadece Osmanlı’ya bağlıyor.Ancak sonrasında oranın durumunu Kırım Hanlığı’na bırakıyor,Osmanlı askeriyle bir girişim yapmıyor.
Yavuz Sultan Selim döneminde Altın Orda devleti yıkılınca Kırım Hanı doğudaki Kazan’ın başına kardeşini geçirip Moskova’ya ilerlemek istiyor.Altın Orda diye bir devlet kalmadığı için orayı rahatlıkla geçiyorlar.Bu büyük seferde Rusların da topraklarının büyük bir kısmını ele geçiriyorlar.Ancak Kırım Hanı Mehmet Giray’ın Nogaylar tarafından öldürülmesiyle taht kavgası çıkıyor ve Moskova kendi topraklarını geri alıyor.Bu şekilde Kırım Hanı Moskova’yı yıkıp Altın Orda devletini tekrar kurma amacına ulaşamıyor.
Sonraki yıllarda Kazan tahtına yine Mehmet Giray’ın kardeşi geçiyor.Kırım tahtında da Sahip Giray var.Yine çok güçlü bir seferle Moskova’ya kadar giriyorlar ancak Moskova tek değil tabii.Arkadan Nogayların baskısı,önde Moskova baskısı olunca Kırım yine Rusları deviremiyor.
Yine sonraki yıllarda ilk Rus Çarı İvan Kazan’ı direkt kendisine bağlıyor ve Kırım’ın yanındaki Astrahan’ı da ele geçiriyor.Böylece Kırım kapana sıkışıyor.Bu durumda Devlet Giray bir sefer daha yapıp Moskova’yı almaya çalışıyor.Ama Moskova ile karşılaşamadan Kazaklar ve Çerkesler önlerine çıkınca geri çekiliyorlar.Yani Moskova’yı yakıp yıkan Kırım, artık karşılaşamıyor bile.
Yine sonraki yıllarda Kazaklar ve Çerkesler Azak Kalesi’ne saldıryor ama Osmanlı rahatlıkla yeniyor.Ateşli silahlar konusunda Osmanlı güçlü olduğu için zorlanmıyor.Ancak Moskova’ya bağlı Nogaylar da Kazak ve Çerkeslere destek verince gerçekten güçleniyorlar.Ama Osmanlı donanması gelince saldıramıyorlar.
Ardından Kanuni Sultan Süleyman Avusturya’yla barış yapınca direkt olarak Ruslara saldırmak istiyor.Bunun için de bu proje çiziliyor.Osmanlı Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirecek ve buralara bir kale yapacaktı.Ardından Astrahan’a yürüyecek ve oraya bir kale daha yapıp kaleyi düşürecekti.Ancak böyle bir durumda Kırım Hanlığı kalmazdı.Orası tamamen Osmanlı toprağı olurdu.Bunun için tahtını kaybetmek istemeyen Devlet Giray Ruslara vergi bağlattı ve Kanuni’yi seferden vazgeçirdi.
Sonraki yıllarda da Rusya’ya yürüdü ama Osmanlı ona destek veremeyince başarısız oldu.Tam Kanuni oradaki savaşların son bulmasını, o toprakların alınmasını kafaya koymuştu ki son seferi Zigetvar seferini yapmak zorunda kaldı.Bu da onun son seferi oldu.
Sonraki yıllarda artık bu seferin başarıyla sonuçlanması gerekiyordu.Sokullu Mehmet Paşa birçok cephede barış yaptı ve Rusya’yı ana gündeme getirdi.Sokullu’nun fikri 1563’te yapılması istenen ama Devlet Giray tarafından engellenen Don Volga Projesi’ni gerçekleştirmekti.Eğer Don ve Volga birleştirilirse Osmanlı Hazar Denizi’ne girip İran ve Azerbaycan’ı alacak.Kafkasya arada kalınca rahatlıkla alınacaktı.Orta Asya türkleriyle daha iyi bir bağlantı kurulacak ve Osmanlı Asya’da da etkin olacaktı.Dev bir ticaret yolunun merkezi olan Astrahan alınacak ve Rusların büyük bir gelir kaynağı kesilecek ve böylece Ruslar da durdurulacaktı.Ayrıca büyük bir ekonomik gelir elde edilecekti.Hazine tekrar dolacaktı.
Peki neden yapılamadı? Bu sorunun cevabı çok basit.Kanal yapımı yavaş ilerledi ve kış geldi.Ayrıca Devlet Giray bu yapılırsa Hanlığının son bulacağını bildiği için bunu engellemeye çalışıyordu.Kış yaklaşınca soğuktan ölecekleri gibi birçok moral bozucu şeyi askerleri aracılığıyla Osmanlı askerlerine bildiriyordu.Kış gelince Kasım Paşa’yı kanala devam etmekten vazgeçirdiler.Kasım paşa Astrahan’a yöneldi.Buraya bir kale yapılacak,kış geçirilecek ve yazın Astrahan’a saldırılacaktı.Orada bulunan diğer türkler de destek verecekti.Ancak Osmanlı askeri kış hakkında çok korkuyordu.Kırımlılar kendilerinin gideceğini,Rusların saldırıya geçeceğini,İran’ın da saldırıya destek vereceğini,Nogayların taraf değiştireceğini yayınca Osmanlı askeri isyan etti.Ve geri çekilmek zorunda kaldılar. 2.Selim engel olmaya çalışsa da başaramadı.Osmanlı’nın hala şansı vardı bunu yapmak için,daha güçlü bir birlik gönderip başarılı olabilirlerdi ama Osmanlı’nın bu proje için ayırdığı tüm cephane Kırım’da bulunan Azak kalesindeydi.Ve bir gün bir anda o cephane deposu patladı.Artık mühimmatı da yoktu Osmanlı’nın.
Sonrasını biliyoruz zaten.Okyanuslara uygun donanmalar kuramamamız,Rusya’nın güçlenmesi Orta Asya türkleriyle birleşemememiz...
submitted by esadserif to Ieltarih [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.23 11:53 iboh31 Bu sub çok boka sarmaya başladı

Daha önceden bunun hakkında yazı yazmıştım, çok mağara post atan repostçu karma orospuları mı dersin, her şeye down atan mı, sol çomar seviyesi mi, hangisine değineceğimi mağaracılar olarak karar veriyorum. Öncelikle dün 2 senelik pikselleşmiş postu atan arkadaşa sövmüştüm o da bana sövmüş tabi orası sıkıntı değil de, bana down ona up atmışlar mağara postlar da instada sayfaya çıkıyor zaten up atan çok oluyor adamlar sırf burayı karma kasmak için kullanıyor keriz çok fazla ben de o olaydan fazla kinlenmeye başladım kitle boka sardı yavaş yavaş, ben 2 3 ay önce subreddite girdiğimde zevk alırdım hiç mağaracılar falan yoktu alırdım elime telefonu 1 saat redditten çıkmazdım adamlar ne güzel evrim kalıntıları falan anlatırdı şimdi orjinal içerik çok seyrek ben de fazla linç attıkları zaman kaldırıyordum ama 2010 facebook postlarına up geliyor artık bu suba girdiğimde sinirleniyorum illaha ki beni seven bir iki kişi vardır orospu çocuğu cesur gibi habersiz gitmek de istemedim bu burada son postum modlar 31e devam etsin az sıkı kurallar koymasınlar böyle gide gide her gün bir kişi bir kişi diye katlanır bu subın ömrü bitti benim için dün de biri çıkmıştı "lAn eNgeLle o zAmAn amq" diyecek orospu çocuklarına söylüyorum engelle engelle nereye kadar ey orospu evladı engelle engelle nereye kadar lan? Her post ya low effort ya repost mağara eğer modlar bunu okuyorsa gerçekten sıkı kurallar koymalı sadece fikir özgürlüğü özgürlükçü olmalı post atan kurallara iyice bakmalı yoksa tek tek dökülür herkes bu subdan birinizi bile bir kere güldürdüysem ne mutlu, baybay ben çıkıyorum subdan.
submitted by iboh31 to KGBTR [link] [comments]


2020.08.22 21:25 ebvolex Empati Kurmak

Aslında bazı olayların böyle olmasının sebebi bazı oyuncularin karşısındaki oyuncuya karşı empati kurmaması herkesdeki kazanma hırsı ve birşeyleri kaybetme korkusu insanlara bunun sadece bir oyundan ibaret oldugunu unutturuyor bence bu büyük bir etken yani o beni ramledi bende ona daha kötüsünü yapayım veya o adam benim rolüme saygı göstermiyo bende ona gostermiyim gibi problemler ortaya çıkıyor bu sefer insanlar hem oyun zevki gidiyor hemde dışarıdan servere bakıldığında kötü bir görüntü ortaya çıkıyor insanlar birbirlerine empati kursa birbirlerini direk yok etmeden sakin sakin oynasalar bazı şeyler rayına oturur
submitted by ebvolex to Vorp [link] [comments]


2020.08.18 16:42 Hassc_tr Sözellerin insanlara saldırmasını anlamıyorum

Biraz içimi dökeceğim.
Ne zaman instagramda yks ile ilgili bir sayfaya baksam hep birinin başarısına en çok laf sözellerden çıkıyor.
Bugün de bir çocuk 3 yılda 1 milyondan 18 bine çekmiş eşit ağırlıkta. Bu sözel piç de altına 3 yılda bir zahmet yapsın yazmış. Be geri zekalı o çocuk 3 yılda nelerle uğraşarak hazırlandı o sınava kim bilir? Sanıyor ki mezuna kalınca daha kolay hazırlanıyorsun.
Ulan zaten sözel en az ders yükü olan bölüm. Haliyle en kolayı da. Tarih senin tarihin, coğrafya senin coğrafyan, edebiyat senin edebiyatın. Bir tek felsefe var ezberleyeceğin ona da çalış bir zahmet. Sınavda sos 1'e hiç çalışmadan ve sos 2'nin yarısını çözmeden (Milletin önüne geçip durduk yere haklarını yemeyeyim diye) çoğu sözelden fazla puan çıkarıyorum. Ne kadar geri zekalı varsa sözele geçiyor herhalde kolay diye. Cevap versin sikeceğim belasını hadsiz kahpenin.
submitted by Hassc_tr to KGBTR [link] [comments]


2020.08.15 21:23 karanotlar İlkel Bir Toplumdan Uygarlık Dersi: Amişler

Günümüzde ABD denilince birçok insanın aklına, ileri teknolojiyi yaşamın her alanında kullanan, bireyci ve rekabete dayanan bir toplum yapısı gelir. Oysa nüfus bakımından dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan ABD’de, tek tip bir toplum yapısı bulunmamaktadır. Daha başka bir deyişle söylemek gerekirse bir ABD stereotipi yoktur. Tipik ABD’li imajına uyanlar ABD nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, bu imajın dışında kalan pek çok topluluk da ABD’de yaşamaktadır. Bu topluluklar içinde en dikkat çekicilerden birisi de, sanayi devriminden hemen önce Amerika’ya yerleşmeye başlayan ve inançları gereği o dönemim düşünce tarzını günümüzde de devam ettirdiğinden sanayi devriminin doğurduğu toplumsal yozlaşmanın etkilerinden uzak kalan Amişlerdir.
Amişlerin geçmişi 16. yüzyıl İsviçre’sine kadar uzanıyor. Dinde reformun tartışıldığı bu dönemde, başını gezici rahibi Menno Simons’un çektiği bir grup Hristiyan, çocukların doğar doğmaz takdis edilmesine karşı çıkıyor. Çünkü onlara göre Hristiyan bir anne-babadan doğmuş olsa bile bir çocuğun doğumda dinin gereklerini anlaması yani Hristiyan kabul edilebilmesi olanaksızdır. Bu yüzden bir insan ancak bilinçlenmiş kabul edileceği 18 yaşında kendi isteği ile takdis edilerek ya gerçek bir Hristiyan olabilir ya da inandığı başka bir dini kabul edebilir. Doğal olarak bu durum Katolik Kilisesi tarafından hiç hoş karşılanmıyor ve Mennocular adı verilen bu grup için bir insan avı başlatılıyor, yüzlerce Mennocu acımasızca öldürülüyor.
Mennocular daha sonra kendi aralarında bölünüyor ve Amişler, Mennocular ve Bretenler olarak üçe ayrılıyor. 18. yüzyılda baskılar artıp, yaşam daha da çekilmez hale gelince o dönemde insanlara dinsel özgürlük vaat eden yeni dünyaya yani ABD’ye yelken açıyorlar.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşayan Mennocuların sayısı 1 milyonun üzerinde. Amişler ise çok az bir kısmı Kanada’da olmak üzere neredeyse tamamı ABD’de yaşıyor. ABD’deki nüfusları yaklaşık olarak 250.000 kadar. Yani sayıca oldukça az sayılırlar. En yoğun olarak bulundukları bölge ise Pennsylvania eyaletinin Lancaster kenti. Burada yoğunlaşmalarının nedeni ise ABD’ye ilk göç ettikleri tarihte Pensilvanya’nın efsanevi valisi William Penn’in onlara kucak açıp barınacak yer ve yaşamlarını kazanacak toprak vermesi.
Teknolojiyi Reddeden Topluluk
Amişler sayı olarak az demiştik ama Batı toplumlarında ender rastlanabilecek bir nüfus artış hızına sahipler. Elizabettown Üniversitesi’nden Amişler uzmanı Donald B. Kraybill’in araştırmasına göre Amiş toplumunun yıllık nüfus artık hızı %4 gibi çok yüksek bir düzeyde. Her Amiş ailesinin ortalama 5-6 civarında, bazılarında ise 15’e ulaşan çocuğu bulunuyor ve hesaplamalara göre 2025 yılı civarında nüfuslarını iki katına yani 500.000’e ulaşmış olacak. Kısacası böylesine yüksek bir nüfus artışı nedeniyle Amiş toplumunun nüfusu yaklaşık olarak her 20 yılda bir 2 katına çıkıyor.
Amişleri diğer topluluklardan ayıran en sıradışı özellikleri ise nüfus artış hızları değil elbette. Onları farklı kılan, ABD gibi ileri teknolojinin yaşamın tüm alanlarında egemen olduğu bir ülkede yaşamalarına karşın teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor oluşları. İnsan ilişkilerini ve toplumu bozduğuna, gerçek bir Hristiyan’ın Hz. İsa dönemimdeki gibi yaşaması gerektiğine inandıkları için elektrik, telefon, otomobil, bilgisayar, internet gibi çoğumuz için vazgeçilmez sayılabilecek hiçbir teknolojik yeniliği kullanmıyorlar. Ulaşım gereksinimlerini otomobil yerine “buggie” adını verdikleri at arabaları, ışık gereksinimlerini güneşin doğuşu ve batışı arasındaki zamanı değerlendirerek, iletişim gereksinimlerini ise yüz yüze görüşerek karşılamak Amişlerin tipik yaşam tarzı.
Bu düzeni korumak ve çocuklarının erken yaşlarda dış dünyanın olumsuz etkilenmelerini önlemek için ise Amişler temel ilköğretimin ardından çocuklarını devlet okullarından alıp kendi kilise okullarında eğitiyorlar. Onlara göre ABD eğitim sistemi karşı çıktıkları bir rasyonaliteyi çocuklarına aşılamaya çalışıyor çünkü. Öğretmenleri ise yine bu okullardan mezun olmuş çoğu 17-18 yaşlarındaki bekar Amish kızları. Kendi toplumları dışındaki insanları “Englishman” olarak adlandırıp onlarla olan ilişkilerini mümkün olduğunca asgari düzeyde tutmaya çalışıyorlar. Hepsi çok iyi İngilizce bilmelerine karşın kendi aralarında kullandıkları dil Pensilvanya Almancası.
Amişler günümüzde de inançlarına son derece bağlı biçimde yaşıyorlar. Kendilerine özel bir kiliseleri var ve ibadetlerini toplu olarak bu kiliselerde yapıyorlar. Her Pazar ayininden sonra topluluktan bir üyenin evinde toplanıp birlikte yemek yiyorlar. Pazar ayini dışındaki tüm ibadetlerini de evlerinde yapıyorlar. Yaşamın her alanında da inançlarının emrettiği kurallara uymaya çalışıyorlar. Yazılı bir kuralları yok ama “Ordnung” adı verilen bir kurallar silsilesi var.
İnançlarına bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın Amiş toplumu bağnazlıktan son derece uzak. Ne de olsa yeni dünyaya göç etmelerinin temel nedeni bağnazlığın geçmişte onlara yaşattığı acı. Öyle ki, 16 yaşına gelen çocuklarını dış dünyayı ve diğer yaşam tarzlarını tanımaları, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendilerinin belirlemesi ve özgür iradeleriyle bir sonuca ulaşmaları için tamamıyla serbest bırakıyorlar.
Her Amiş Kendi Yolunu Belirlemeli
Kullandıkları Pennsylvania Almancasında “dolaşmak” anlamına gelen “rumspringa” denilen bu dönemde gençler uyuşturucu, alkol, seks dahil istedikleri her şeyi serbestçe, sınırsızca deniyor ve yaşıyorlar. Sonra kendi tercihlerini yapıp isterlerse Amiş toplumuna geri dönüyorlar, isterlerse denedikleri bu yaşam tarzına uygun başka kentlere yerleşebiliyorlar. Geri dönenlerden ise, ki istatistikler gençlerin %93’ün geri dönmeyi tercih ettiklerini göstermektedir, Amiş toplumunun kurallarına uymaları bekleniyor.
Amiş toplumu, diğer Anabaptist topluluklar gibi, çoğu Hristiyan mezheplerin aksine doğar doğmaz vaftiz olayına karşı. Çünkü doğan her çocuğun masum olduğuna inanırlar. Kişi, yetişkin olduğunda ne zaman vaftiz olacağına kendisi karar verir. Ancak evlenmek isteyen her Amişin vaftiz olması zorunludur.
Günlük yaşam tarzları da oldukça sade sayılabilir. Örneğin kadınlar kesinlikle makyaj yapmıyor, mücevher takmıyor. Buna evlilik yüzükleri de dahil. Giydikleri uzun kollu ve tek parça etekler gösterişten uzak ve tek renk. Evlenene kadar başlarını siyah bir örtü ile kapatan kadınlar evlendikten sonra beyaz başörtüsü takmaya başlıyorlar. Erkekler de keza aynı şekilde sade giyiniyorlar: Sade renkli bir gömlek, yakasız bir pardösü ve bunları tamamlayan bir şapka. Evlendikten sonra ise sakal kesmeyi bırakırlar.
Amiş Toplumunda Evlilik
Evlilikler de yine Amiş toplumunun kendi içinde yapılıyor. 18 yaşını dolduran kızlar ile 20 yaşını tamamlayan erkekler eşlerini kendileri belirliyor ve ailelerinden izin alarak evleniyor. Yalnız burada da Ordnung kurallarına uymaları gerekiyor. Şöyle ki; bir Amiş ancak başka kendi cemaatinden ya da başka bir cemaat üyesi Amişle evlenebilir. Yabancı biriyle evlenmek kesinlikle yasak. Ayrıca ilk kuzenlerin evlilikleri de yasaktır, ikinci kuzen evlilikleri de sıcak karşılanmaz.
Evlenmeye karar veren Amiş gençleri rahibe veya rahip yardımcısına giderek o zamana kadar zina yapmadıklarını ve evliklerinin Ordnung kurallarına uygun olduğunu belirtirler. Eğer gençler evlilik öncesi seks yapmışlarsa ve bu durumu itiraf etme cesaretini gösterebilirlerse bazı değişiklikler olur. Gençler önce altı haftalık bir ceza ile önce günahlarının kefaretini öderler. Ve gelinin, normalde düğün sırasında giymesi gereken beyaz önlük ve göğüslüğü giymesine izin verilmez. Bir kadının düğünü sırasında giydiği beyaz önlük ve göğüslük öldüğünde de üzerinde olur. Dolayısıyla bir genç kız düğün gününde giydiği beyaz önlük ve göğüslüğün aynı zamanda kefeni olduğunu bilir. Bir tarım toplumu olmalarından dolayı da evliliklerin neredeyse tamamına yakını hasat mevsiminin sonunda yani sonbahar ya da kış aylarında gerçekleşir. Ve evlilikler ya Salı ya da Perşembe günü gerçekleşir.
Boşanma ya da doğum kontrol konusu da tıpkı Katoliklikte olduğu gibidir. Hiçbir gerekçe boşanma için yeterli bir neden değildir. Evlilikle başlayan bir birliktelik, ancak ölüm nedeniyle sona erebilir.
Amiş toplumunun temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Makineleşmeye geçmedikleri ve dolayısıyla daha yüksek maliyetli olduğu için ürettikleri tarımsal ve hayvanlar ürünler diğer üreticilerin ürünlerine göre daha pahalı. Fakat daha pahalı olmalarına karşın neredeyse yok satıyor. Çünkü teknolojinin neredeyse tüm nimetlerini reddeden Amişlerin ürettiklerinin gerçekten organik ve doğal ürünler olduğunu bütün tüketiciler biliyor ve özellikle tercih ediyorlar. Kriz dönemlerinde bile fiyatları yüksek olmasına rağmen Amiş ürünlerine yönelik talepte bir azalma olmaması tüketicilerin onlara duyduğu güvenin en bariz göstergesi. Amişlerin bir diğer bir geçim kaynağı ise marangozluk. Tamamen el emeği olan bu ürünler toptancılar tarafından anında kapışılıp piyasaya sunuluyor. Çünkü bir malı değerinden fazla paraya satmanın günah olduğuna inanan Amişler ürettiklerini maliyetinden çok az bir farkla veriyorlar.
Amişleri ABD’deki diğer topluluklardan farklı kılan bir diğer özellik de, ABD gibi vergi sisteminin son derece sıkı olduğu bir ülkede devlete tek kuruş vergi vermiyor olmaları. Gerçi hükümet birkaç kez vergi alma girişiminde bulunmuş ama kamuoyu baskısı nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmış. Vergi vermedikleri gibi herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna da bağlı değiller. Onlara göre en iyi sosyal güvenlik yöntemi, kendi toplumlarının kurmuş olduğu sosyal güvenlik sistemi ve aile kurumudur. Örneğin bir Amiş’in eve gereksinimi varsa hep birlikte karşılıksız imece usulü ona ev inşa ediyorlar. Genelde doktora gitmeyip doğal yöntemlerle tedavi oluyorlar ama gitmek zorunda kalanların tüm masraflarını da yine topluluk karşılıyor. Askere gitmedikleri gibi Amiş toplumu genelde sorunlarını kendi içlerinde hallediyor ve hiç bir suçu polise bildirmiyor.
Amişlerin toplumsal dayanışma anlayışını gösteren en güzel örneklerden biri belki de Amish Grace (Amiş Merhameti) adlı filme ve kitaba da konu olan yaşanmış katliamdır. Bu olayda Amiş toplumu dışından bir kişi, bilinmeyen bir nedenden bir Amiş okulunu basarak 5 küçük kız çocuğunu öldürür ve ardından intihar eder. Katliamın ardından bir araya gelen mağdur Amiş anneleri katliamı gerçekleştiren kişinin evini ziyaret ederek ailenin acısını paylaştıklarını ve yaşananların “sorunlarını çözmekte aciz kalmış bir Tanrı evladının talihsiz bir eylemi” olduğunu söylerler. Ayrıca katliamı gerçekleştiren kişinin ardında yetim bıraktığı çocukları için de bir yardım kampanyası başlatırlar.
Amişler belki de bu yüzden, bireysel kapitalizmin ve yozlaşmanın en vahşisinin yaşandığı ABD’nin en sıradışı toplumudur. Onlar her ne kadar teknolojiden uzak durup modern dünya için ilkel sayılabilecek bir yaşam tarzı benimsemiş olsalar da, çoğu uygar toplumlara ders verecek bir ahlak anlayışları vardır.
http://www.serenti.org/ilkel-bir-toplumdan-uygarlik-dersi-amisle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.10 18:10 griljedi GRRM - 2013 Söyleşileri

- Sam’in Gece Kalesi kütüphanesinde bulduğu “Maester Thomax’in Ejderha Ailesi, Targaryen Hanesi’nin Sürgünden Yükselişi ve Ejderhaların Yaşamı ve Ölümü Üzerine” kitabıyla Tyrion Lannister’ın bahsettiği “Ejderhaların Ölümü” kitabı, farklı iki kitaptır.
- İnsan psikolojisinin katmanları ilginç. Jaime Lannister'ı ele alalım, ilk başta aşağılıktır ama sonra ondan hoşlanmaya başlarsınız.
Bence insanlar böyle. Karakterlerime gri diyorum çünkü insanların gri olduğunu düşünüyorum. İçimizde kahramanlık ve asalet kapasitesine sahibiz, hepimiz asil şeyler yapıyoruz ve hepimiz daha sonra utanacağımız şeyleri yapma yeteneğine sahibiz. İnsanlarda bu karmaşıklığı seviyorum ve bunu karakterlerde yakalamaya çalışıyorum. İyi ve kötü olmadığını söylemem. Elbette iyilik ve kötülük vardır, mutlak değildir. Siyah ve beyaz değil - gri, açık gri veya koyu gri olabilir.
- Bu karakterleri ne zaman bitireceksin?
Kim bilir, tahmin yapmaktan vazgeçtim. Son iki kitap yıllar önceydi. Bir tahmin yaparsam ve yanlış çıkarsam, binlerce insanın bana kızgın e-postalar göndermesini sağlarım. Asıl endişem teslim tarihlerime uymak ya da kitapları yılda bir çıkarmak değil, kitapların ne kadar iyi olduğu. Tolkien gibi öldüğümde ve gittiğimde, umarım insanlar geriye dönüp bakacaklar ve yine de bunu okuyacaklar ve “İyi miydi yoksa kötü müydü?” diye sorucaklar, “Düzenli olarak zamanında çıkardı mı? ” değil. Shakespeare'in her oyunu yazmasının ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama sonuçta önemli olan işin kendisidir.
- Seriyi yazarken Robb ve Cat’in ölümünü ne zamandır biliyordunuz?
Bunu neredeyse başından beri biliyordum. İlk gün değil ama çok erken bir dönemde. Birçok röportajda kurgumun öngörülemez olmasını sevdiğimi söyledim. Orada ciddi bir gerilim olmasını seviyorum. Ned'i ilk kitapta öldürdüm ve birçok insanı şok etti. Ned'i öldürdüm çünkü herkes onun kahraman olduğunu düşünüyor ve tabii ki başını belaya sokacak ama sonra bir şekilde bundan kurtulacak. Bir sonraki öngörülebilir şey, en büyük oğlunun ayağa kalkıp babasının intikamını alacağını düşünmektir ve herkes bunu bekleyecek. Böylece hemen yapmam gereken bir sonraki şey [Robb'u öldürmek] oldu. (Bundan şunu çıkartabiliriz; en tahmin edilebilir, en ön görülebilir şeyleri gerçekleştirmemeyi tercih ediyor, çoğu zaman en azından.)
- Song of Ice and Fire okuyucu beklentilerini sık sık alt üst ettiğinden ve geleneksel fantastik hikaye anlatma yapılarından kaçındığından, hayranların bu masalın mutlu bir sonla biteceğine dair gerçek bir umutları olmalı mı? Bir oğlanın kısa süre önce Thrones'ta söylediği gibi, "Bunun mutlu bir son olduğunu düşünüyorsanız, dikkatinizi vermemişsinizdir."
Acı tatlı bir son beklediğimi defalarca söyledim.
- Yıllar boyunca okuyuculardan sahne(Kırmızı Düğün) hakkında ne tür tepkiler aldınız?
Aşırı. Hem olumlu hem de olumsuz. Yazmak zorunda olduğum en zor sahneydi. Kitabın üçte ikisi ama ona geldiğimde atladım. Böylece tüm kitap bitti ve hala bir bölüm kalmıştı. Sonra yazdım. Çocuğunuzdan ikisini öldürmek gibiydi. Okuyuculara kitabın olaylarını yaşadıklarını hissettirmeye çalışıyorum. Bir arkadaşınız öldürüldüğünde üzüldüğünüz gibi, kurgusal bir karakter öldürülürse yas tutmalısınız. Umursamalısın. Biri ölürse ve sen biraz daha patlamış mısır alırsan, bu yüzeysel bir deneyim değil mi?
- Neden bu kadar güçlü bir tepki aldığınızı düşünüyorsunuz? Robb, kitaplardaki "bakış açısı karakterlerinizden" biri değildi ve Catelyn gerçekten sevilen bir kişilik değildi.
[Uzun duraklama] Bu ilginç bir soru. İyi bir cevabım var mı bilmiyorum. Belki benim yaptığım yol yüzündeydir. Buna yol açan belli bir miktar önsezi var. Bu bir ihanettir. Savaş alanından çıkıyorsun, bu bir düğün ziyafeti. Robb huzurunu sağladı ve sen en kötüsünün bittiğini düşünüyorsun. Sonra birdenbire bu ortaya çıkıyor. Ayrıca öldürülen ikincil karakterler de var. Sonra dışarıda yüzlerce Stark insanı öldürüldü. Sadece iki kişi değil.
- Bana göre Robb ve Catelyn'in aile olması durumu daha da kötüleştiriyor ve Catelyn çok fazla acı çekti ve etrafındaki pek çok kişiyi kaybetti ve aslında sahip olduğundan daha fazlasını kaybettiğini düşünüyor çünkü Arya, Bran ve Rickon'un hayatta olduğunu bilmiyor. Sonra bu olur.
Ayrıca yalvarmak ile ilgili bir an var. Bir de rehineyi öldürüyor. Frey'in özellikle değer verdiği bir oğul değil. Yani sonunda blöfü boştu. Ve o yine de yapıyor. O devam ediyor. Bunun da belirli bir gücü var.
- Bunun cevabını bildiğimden oldukça eminim ama sahneden hiç pişmanlık duydunuz mu?
Hayır. Yazar olarak değil. Muhtemelen kitaplardaki en güçlü sahne. Bana bazı okuyuculara mal oldu ama bana çok daha fazlasını kazandırdı. Televizyonda izlemek benim için zor olacak. Zor bir gece olacak çünkü bu karakterleri de seviyorum ve bir TV şovunda oyuncuları tanıyorsunuz. Sevdiğiniz bir oyuncuyla olan ilişkinizi de bitiriyorsunuz. Richard Madden ve Michelle Fairley harika bir iş çıkardılar.
- Sahneden rahatsız olan okuyuculara ne dersiniz?
Ne söylediklerine bağlı. Kitabınızı bir daha asla okumayacağını söyleyen birine ne söyleyebilirsiniz? İnsanlar kitapları farklı nedenlerle okurlar. Buna saygı duyarım. Bazıları rahatlık için okur... Ve eski okuyucularımdan bazıları hayatlarının zor olduğunu, annelerinin hasta olduğunu, köpeklerinin öldüğünü ve kaçmak için kurgu okuduklarını söylediler. Ağızlarına korkunç bir şeyle vurulmasını istemiyorlar... Ve erkeğin her zaman sevdiği kıza sahip olabildiği ve iyi adamların kazanacağı bir tür kurgu okumayı ve hayatın adil olduğunu size yeniden teyit edilmesini istiyorlar. Hepimiz bunu bazen isteriz. Bu yüzden bunu isteyen insanları küçümsemiyorum ama çoğu durumda bu, yazdığım türden bir kurgu değil. Kesinlikle Buz ve Ateşin olduğu şey bu değil. Hayatın ne olduğu konusunda daha gerçekçi olmaya çalışırım. Sevinci var ama aynı zamanda acı ve korku da vardı. Bence en iyi kurgu, hayatı tüm aydınlık ve karanlığında yakalar.
- Buz ve Ateşin Şarkısı dizisinde 20 yıl önce hayalini kurduğunuz, sonunda yazdığınız sahneler var mı? Sonunda ulaşmak için heyecanlandığınız anlar?
Evet. İlk başta, 91'de bilmiyordum - henüz neye sahip olduğumu tam olarak bilmiyordum. İlk başta bunun bir roman mı yoksa bir kısa roman mı olduğunu bile bilmiyordum. Ben de bunu biraz zamanla keşfettim. Ama '91 yazında, bilirsiniz, birdenbire bana geldi ve ben onu yazmaya ve nereye götürdüğünü izlemeye başladım ama o yazın sonunda büyük bir serimin olduğunu biliyordum. Başlangıçta bunun bir üçleme olduğunu düşünmüştüm ama bunun ötesinde büyüdü. Fakat boyut farklı ve kitaplara başka unsurlar ekledim ama yine de hala aynı karakterler, '91’in karakterleri.
- İlk romanın ortasında bunun bir üçlemeden daha fazlası olması gerektiğini fark etmenize neden olan şey neydi?
Tam anlamıyla sonlardaydı, 95'te bir üçlemeden daha fazlası olması gerektiğini fark ettim çünkü 1.500 sayfa el yazmam vardı [ve] ilk kitabın sonuna yakın bir yerde değildim. Ben de dedim ki "Bunun burada üçe sığamayacağını biliyorum. Hepsini bitirmek için bu ilk kitabı iki kitaba ayırmam gerekecek." Bu belli bir miktar yeniden yapılandırma gerektiriyordu, ama geri döndüm ve bunu yaptım, yaklaşık 300 sayfa çıkardım ve bu ikinci kitabın başlangıcı oldu... Ve bir şeyleri hareket ettirdim.
Ve bir süre "Bu dört kitaplık bir üçleme" dedim. Bunun için bir emsal vardı. Bir arkadaşım olan Gene Wolfe dört kitaplık bir dizi yazdı, “dört kitaplık bir üçleme” diye şaka yapardı. Ve sonra, sürecin sonunda Clash of Kings'te aynı şey olduğunda, "Eh, belki de altı kitaptır" olduğunu fark ettim. Hiç beş demedim, dörtten altıya atladım. Ve sonra yıllarca altı kitap olduğunu söyleyebilirim. Sonra karım Parris yedi parmağını kaldırarak arkamda dururdu. Şimdi yedi diyorum ama artık kanla hiçbir şey yazmıyorum.
- Her zaman söylediğin söz, "hikaye anlatıldıkça büyüdü."
Tolkien'in sözü aslında, onu çaldım çünkü Yüzüklerin Efendisi başlangıçta Hobbit'in devamı olarak başlamıştı. Ve başlangıçta başka bir çocuk kitabı olması gerekiyordu, bir Hobbit'in küçük bir macerası. Ve açıkça bundan çok, çok daha büyük hale geldi.
- Aşık olduğunuz, artık heyecanlanmadığınız, bilirsiniz, hiç karakteriniz var mı?
Hala tüm karakterleri seviyorum. Hatta bazıları çok sevimli değil. En azından bakış açısı karakterleri. Bu karakterlerden birinin bakış açısıyla yazdığım zaman, gerçekten onların içindeyim. Yani, yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını anlamak için dünyayı onların gözünden görmeye çalışıyorsunuz. Ve hepimiz var, kötü adam olduğu düşünülen, kötü adam olan karakterler bile nesnel anlamda kendilerini kötü adam olarak görmüyorlar.
Bu, Kızıl Kafatası'nın sabah kalkıp "Bugün ne kötülük yapabilirim?" Diye sorduğu çizgi roman türünde bir şey değil. Gerçek insanlar böyle düşünmez. Hepimiz kahraman olduğumuzu düşünüyoruz, hepimiz iyi insanlar olduğumuzu düşünüyoruz. Kötü şeyler yaptığımızda rasyonalizasyonumuz olur. "Pekala, başka seçeneğim yoktu" veya "Birkaç kötü alternatifin en iyisi" veya "Hayır, aslında iyiydi çünkü Tanrı bana öyle söyledi" veya "Bunu ailem için yapmak zorundaydım." Neden boktan şeyler, bencil şeyler ya da acımasız şeyler yaptığımıza dair hepimizin rasyonelleştirmeleri var. Bu yüzden bunları yapan karakterlerimden birinin bakış açısından yazarken, bunu kafamda tutmaya çalışıyorum.
Ve seviyorum, bu yüzden orada bana Victarion Greyjoy gibi temelde bir ahmak ve kaba olan insanları bile sevdiren bir empati var. Ama kendini mağdur hissediyor ve dünyayı belli bir şekilde görüyor. Ve Jamie Lannister ve Theon Greyjoy, hepsinin kendi bakış açıları var. Hepsini seviyorum. Bazılarını diğerlerinden daha çok seviyorum sanırım.
- İnsanlar, Ice and Fire’a bir üçleme olarak başladığında, tek bir satırın olduğu bir taslağınız vardı, "Ve bu arada, Westeros'ta soylular güç konusunda tartışıyorlar." Ve bu satır, serinin ortadaki üç veya dört kitabına dönüştü. Bunun doğruluğu var mı?
Bu grotesk bir abartı ama bunda en azından bir parça doğruluk var, evet. Karakterleri tanıtıyorsunuz ve bazen kendi başlarına bir hayat sürüyorlar.
Bazı büyük karakterler için - evet, her zaman planlarım vardı, Tyrion'un hikayesinin bundan sonra nasıl olacağını, Arya'nın hikayesinin ne olacağını, Jon Snow'un hikayesinin ne olacağını biliyordum. Başlıca ölümlerin ne olacağını ve ne zaman geleceklerini biliyordum. Bu en yakın şey olacaktır.
Ancak Tyrion'un uşağı Bronn gibi çok popüler bir karakter haline gelen bazı ikincil karakterler de olacaktır. Aniden çıktı. [Düşünüyordum], "Tamam, Tyrion bu iki paralı askerle karşılaştı, Bronn ve Chiggen. Ve biri onun için savaşacak. Hangisi olacak? Tamam, Bronn ile gideceğiz." Ama onun hakkında yazdığım gibi, kendine özgü bir kişilik geliştirdi ve geçmişi süper gizemlidir, nereden doğduğunu, nereden geldiğini bilmiyorsunuz ama hakkında yazmak eğlenceli. Bir sahneye çıkıyor - bir kez bir TV şovunda rol aldığında, onu oynayan harika bir aktör var - gerçek oluyor.
- Dizideki Margaery ile – benim Margaery Loras'tan daha genç, Loras'tan daha yaşlı değil. Yani o gerçekten on altı yaşında bir çocuk gibi ve Natalie harika biri ama açıkça on altı yaşında bir çocuk değil. O çok zeki. Neredeyse benim Margaery'min on yıl içinde olacağı hal (kızı yaşatırsan :D ).
- Arya'yı ilk tanıştırdığınızda, onun bir suikastçı olacağını biliyordunuz?
Henüz suikastçı değil. Sen öyle olacağını varsayıyorsun. O bir çırak.
- Ama zaten insanları öldürmeye başladı ve birçok sırrı öğrendi.
Sadece Ice and Fire'da değil - Wild Card serisinde de bunu biraz yaptık, çocuk askerinin her şeyi büyüleyici bir yapı. Elimizde çok tatlı ve masum bir çocuk resmi var. Bence Afrika'daki yakın tarihin bir kısmı ve daha uzun tarihin bir kısmı, doğru koşullar altında, bunların (yetişkin) erkekler kadar tehlikeli ve bazı yönlerden daha tehlikeli olabileceğini gösterdi. Bir düzeyde, bu onlar için neredeyse bir oyun.
- Serinin ortasında planladığınız beş yıllık boşluğa takıntılıyım. Bu nasıl oldu?
Başlangıçta herhangi bir boşluk olmaması gerekiyordu. Kitap ilerledikçe, sadece bir zaman geçmesi gerekiyordu. 1991'deki orijinal konseptim, bu karakterlerle çocukken başlayacaktım ve yaşlanacaklardı. Arya'yı sekizde alırsanız, ikinci bölüm birkaç ay sonra olacak ve o sekiz buçuk olacak ve [sonra] dokuz olacak. Hepsi bir kitabın alanı içinde olacaktı.
Ama onları yazmaya başladığımda olayların belirli bir ivmesi var. Yani bir bölüm yazarsınız ve sonraki bölümünüzde bu altı ay sonra olamaz çünkü ertesi gün bir şeyler olacak. Yani ertesi gün ne olacağını yazmanız ve ondan sonraki hafta ne olacağını yazmanız gerekiyor. Ve haberler başka bir yere taşınır.
Ve çok geçmeden, yüzlerce sayfa yazdınız ve geçmek istediğiniz altı ay veya yıl yerine bir hafta geçti. Yani bir kitabı bitiriyorsunuz ve muazzam miktarda olay yaşadınız ama bunlar kısa bir zaman diliminde gerçekleşti ve sekiz yaşındaki çocuk hala sekiz yaşında.
Böylece bu ilk üç kitap için beni gerçekten etkiledi. Bunun beni ele geçirdiği anlaşılınca, beş yıllık boşluk fikrini buldum. "Zaman burada istediğim gibi geçmiyor, bu yüzden zamanda beş yıl ileri atlayacağım." Ve biraz daha büyüdüklerinde bu karakterlere geri döneceğim. Feast for Crows'u yazmaya başladığımda yapmaya çalıştığım şey buydu. Yani [boşluk] Kılıçların Fırtınası'ndan sonra ve Kargalar Ziyafeti'nden önce gelecekti.
Ama kısa süre sonra keşfettiğim şey - ve bununla bir yıl uğraştım - [boşluk], Fırtına Fırtınası'nın sonunda Braavos'a giden Arya gibi bazı karakterlerde işe yaradı. Beş yıl sonra geri dönebilirsiniz ve o beş yıllık bir eğitim aldı ya da Orman Çocukları ve yeşil görüleri tarafından ele geçirilen Bran, [böylece ona beş yıl sonra geri dönebilirsin]. Bu iyi. Onlar için çalışıyor.
Diğer karakterler hiç işe yaramadı. King's Landing'de Cersei bölümlerini yazıyorum ve "Evet, beş yıl içinde altı farklı adam El olarak görev yaptı ve bu komplo dört yıl önce vardı ve bu şey üç yıl önce oldu." Ve bunların hepsini geri dönüşlerde sunuyorum ve bu işe yaramadı. Diğer alternatif ise, bu beş yıl içinde hiçbir şeyin gerçekleşmemiş olmasıydı, bu da tahminlere aykırı görünüyordu.
Jon Snow meselesi daha da kötüydü çünkü Fırtına'nın sonunda Lord Commander seçildi. Orayı kaldırıyorum ve "Beş yıl önce Lord Komutan olarak seçildim. O zamandan beri pek bir şey olmadı, ama şimdi bir şeyler yeniden olmaya başlıyor." Nihayet, bir yıl sonra "Bu işi yapamam" dedim. (Yalnız 4 kral eli olacak bilgisini mi vermiş bu? Huuuu)
- Beş yıl olacak ve sonra Kış mı gelecek yoksa Kış mı olacaktı?
Kış’ın gelişi süreci...
- Öyleyse, sonbahar 5 sene sürecekti?
Evet. Seriyi kurduğum şekilde bunun için pek çok emsal var. Yaz on yıl sürdü. Beş yıllık bir Sonbahar pek bir şey değil.
- Beş yıllık aradan sonra yazmak için yazdığınız bazı şeylerin Dance with Dragons da dahil, kitaplarda olduğunu biliyorum.
ADwD ve AFoC. Bir kısmı orada. Bazılarını elden geçirdim. Onun bir versiyonu var ama aynı versiyon orada değil. Bazıları henüz çıktı. Sadece işe yaramadı.
- Sihir kullanmanın tehlikeleri nelerdir? Ne yanlış gidebilir?
Sihir asla sorunun çözümü olmamalıdır. Yazar olarak inancım her zaman Faulkner’ın Nobel Ödülü kabul konuşması olmuştur ve burada “Yazmaya değer tek şey, kendi kendisiyle çatışan insan kalbidir”. İyi kurgu, iyi drama bununla ilgilidir: Başı dertte olan insanlar. Bir karar vermelisin, bir şeyler yapmalısın, hayatın tehlikede ya da namusun tehlikede ya da kalp krizi yaşıyorsun. Tatmin edici bir hikaye oluşturmak için, kahramanın problemi çözmesi veya problemi çözmede başarısız olması gerekir - ancak problemle bir tür rasyonel yolla uğraşması gerekir ve okuyucu bunu görmelidir. Ve kahraman sonunda kazanırsa, zaferin kazanıldığını hissetmek zorundadır. Büyü ile ilgili tehlike, zaferin kazanılmamış olmasıdır. Birdenbire son bölümdesin ve kendini bir deus ex machina ile sonlandır. Kahraman birdenbire, eğer bu özel büyülü bitkiden biraz alabilirse, bir iksir hazırlayıp problemini çözebileceğini hatırlar. Ve bu bir hile. Bu çok tatmin edici değil. İşi ucuzlatıyor. İyi yapılmış fantezi - Tolkien gibi bir şey - Yüzüklerin Efendisi'ni tam başlangıçta mükemmel bir şekilde kurar. Yüzükten kurtulmanın tek yolu, onu Hüküm Dağı'na götürmek ve geldiği ateşlere atmaktır. Bunu ilk andan itibaren biliyorsun. Ve eğer tüm bunları yaşasaydık ve sonra kitabın sonunda aniden Gandalf dedi ki, bekle bir dakika, yeni hatırladım, işte bu diğer büyü, oh, yüzükten kolayca kurtulabilirim! Bundan nefret ederdin. Bu tamamen yanlış olurdu. Sihir işleri mahvedebilir. Sihir asla çözüm olmamalı. Sihir, sorunun bir parçası olabilir.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]